• İran’da artan idamlara karşı Kürtlerin birlik olup mücadele yürütmesi gerektiğini belirten Rojhilatlı Barış Anneleri İnisiyatifi sözcüsü Sheida Rahimî, “Kürt halkı isterse her şeyin önünü alabilecek bir güce ve iradeye sahiptir" dedi. 

 

İran rejimi, 28 Şubat’ta başlayan 40 günlük savaştan bu yana idamları arttırdı. Rejimin savcılara, "idamları hızlandırın" talimatı verdiği öne sürülürken, artan idam sayıları insan hakları dernekleri tarafından kayıt altına alınmaya devam ediyor. Norveç merkezli İran İnsan Hakları Örgütü’nün (IHRNGO) verilerine göre; rejim 2026’nın ilk iki ayından bu yana en az 141 tutukluyu idam etti. Örgüt, ayrıca yüzlerce vakanın ise doğrulanamadığını belirtti. Hengaw İnsan Hakları Örgütü’ne göre ise 2026'nın ilk üç ayında en az 160 kişi idam edildi. 

Konuya dair pek çok kurum ve kuruluş idamlara karşı eylem çağrısında bulundu. Bunlardan biri de Rojhilatlı Barış Anneleri İnisiyatifi’ydi. 11 yıl önce kurulan İnisiyatif'in en öncelikli hedefi, İran’daki idamların durdurulması oldu. Çoğunluğu kayıp yakınları ve tutsakları idam riski altında olan annelerden oluşan İnisiyatif, aynı talebi yükseltmeye devam ediyor. MA'dan Ceylan Şahinli'ye konuşan İnisiyatif sözcülerinden Sheida Rahimî, hem Rojhilat ve İran’da hem de buradan dünyanın dört bir yanına dağılmış annelerle çalışmalarını sürdürdüklerini kaydetti. 

 Sheida Rahimî, dört parça Kürdistan’daki Kürtlere şu çağrıda bulundu: Bu idamlara ses olmalarıdır. İran mahkemeleri tüm mahkumları idam edeceklerini duyurmuştu ama biz bir farkındalık yaratabiliriz. Yaratmalıyız ki idam mahkumları kurtulabilsin. Kürtler, Rojava’yı nasıl sokaklara çıkıp eylemler yapıp kurtardıysa Rojhilat’ı da idam mahkumlarını da kurtarabilir. Bunu yapabiliriz. Bu gücümüz var, sokak bizim sokağımız. Biliyoruz, parlamentolarda vekillerimiz yok, Avrupa’da ya da diğer ülkelerde sallanan bir bayrağımız yok belki ama müthiş bir gücümüz ve inancımız var. Kürt halkı isterse her şeyin önünü alabilecek bir güce ve iradeye sahiptir. Birlik ve tek parça hareket etmemiz gerekiyor ki bu idamların önüne geçelim." AMED

***

İran krizinde son durum

ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın üçüncü ayına yaklaşırken, diplomatik çözüm ihtimali konusunda temkinli bir iyimserlik ortaya çıktı, ancak taraflardan gelen çelişkili mesajlar ve 25 Mayıs’ta yeniden başlayan saldırı ve karşı saldırılar, barış çabalarının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi.

ABD Başkanı Donald Trump, 19 Mayıs’ta Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed Al Nahyan ve Katar Emiri Tamim bin Hamad Al Thani’nin ricası üzerine İran’a planlanan bir saldırıyı iptal ettiğini açıkladı. O tarihte İran, Pakistan üzerinden Washington’a düşmanlıkları sona erdirmeye yönelik revize edilmiş bir teklif göndermişti. Pakistan ve Katar yetkilileri, taraflar arasındaki kalan farkları kapatmayı amaçlayan yeni bir Mutabakat Zaptı (MoU) taslağı hazırlamak için sonraki üç gün boyunca çalıştı. Pakistan İçişleri Bakanı bir hafta içinde ikinci kez Tahran’ı ziyaret ederken, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir de 21 Mayıs’ta üst düzey İranlı yetkililerle görüşmek üzere Tahran’a gitti. Trump, 23 Mayıs’taki paylaşımında, anlaşmanın büyük ölçüde müzakere edildiğini ve bir 'Mutabakat Zaptı' hazırlandığını duyurarak, son unsurlar ve detayların kısa süre içinde açıklanacağını yazdı. 8 bölgesel ülke lideri ve İsrail ile istişarelerde bulunduğunu belirtti. Yansıyanlara göre; anlaşma, savaşı sona erdiren bir deklarasyon, Hürmüz Boğazı’nın 30 gün içinde yeniden trafiğe açılması ve ABD deniz ablukasının kaldırılması, İran varlıklarının kısmen çözülmesi ve/veya İran petrolünün satışına izin verecek yaptırım muafiyetlerini içeriyor. İran’ın nükleer programı ve geniş kapsamlı yaptırım hafifletme konuları ise sonraki 30-60 günlük döneme ertelenecek.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 24 Mayıs’ta “önümüzdeki birkaç saat içinde” bir açıklama yapılabileceğini söylerken, Trump, müzakerecilerinin acele etmesini istemediğini yazdı. Yapacağı herhangi bir anlaşmanın, Barack Obama döneminde 2015’te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (JCPOA) daha iyi olacağını ekledi. Nihayet 25 Mayıs’ta Trump, herhangi bir anlaşmanın İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesiyle bağlantılı olması gerektiğini, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin de dahil edilmesini önerdi.

Potansiyel anlaşma haberleri yayılırken, tarafların ilk anlatıları üç temel konuda ayrıştı: İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde bir tür kontrolü elinde tutup tutmayacağı, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna ilişkin herhangi bir taahhütte bulunup bulunmadığı ve Lübnan’daki ateşkesin paketin içinde olup olmadığı. Bir ABD yetkilisi, The New York Times’a, tarafların prensipte anlaşmaya vardığını ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun “tasfiyesi” konusunda mutabık kalındığını söyledi. “Tasfiye” kelimesi, stokun ABD’ye mi verileceği, üçüncü bir ülkeye mi gönderileceği yoksa İran’da mı seyreltileceği konusunda belirsizlik yaratıyor. Buna karşılık İran hükümetine yakın bir kaynak, Reuters’e “yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna ilişkin herhangi bir anlaşma olmadığını” belirtti. İran’ın Tasnim Haber Ajansı ise boğazın “herhangi bir anlaşmayla savaş öncesi statüsüne dönmeyeceğini” savundu.

Bu sırada İsrail, 22-24 Mayıs arasında güney ve doğu Lübnan’da saldırılarını yoğunlaştırdı; onlarca köy ve yaklaşık 100 bin nüfuslu Nabatiye kenti için tahliye emri verildi. Hizbullah, güney Lübnan’daki İsrail güçlerine dron saldırıları düzenlemeye devam etti; 20 Mayıs’ta bir tugay komutanını ağır yaraladı, 25 Mayıs’ta ise bir askeri öldürdü. Başbakan Benjamin Netanyahu, ordunun düzinelerce Hizbullah bağlantılı tesisi vurduğunu ve “pedala daha da sert basacaklarını” söyledi.

Uluslararası Kriz Grubu uzmanları, tarafların bakışını derledi:

İran’ın bakış açısı

Tahran, geçtiğimiz hafta boyunca Washington’la olası mutabakatı direnç gücünün kanıtı ve genel stratejisinin doğruluğunun teyidi olarak göstermeye çalıştı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a bir mesaj göndererek Tahran’ın müttefiklerini terk etmeyeceğini söyledi. Bu, herhangi bir anlaşma için İran’ın temel şartlarından birinin net işaretiydi. Aynı doğrultuda 23 Mayıs’ta Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bagayi, nükleer meselelerin “mevcut müzakerelerin parçası olmadığını”, İran’ın odak noktasının “tüm cephelerde, özellikle Lübnan’da” savaşı bitirmek olduğunu ve ekonomik rahatlama maddesinin metinde açıkça yer aldığını belirtti. İran’ın anlatımına göre; Hürmüz Boğazı’nın 30 gün içinde açılması, ABD ablukasının kaldırılmasından sonra gerçekleşecek. Tahran, somut tavizler alana kadar denizdeki manevra gücünü elinde tutmayı amaçlıyor.

İran, Hürmüz Boğazı konusunda önemli kurumsal bir adım da attı. 18-19 Mayıs’ta İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi tarafından resmileştirilen “Basra Körfezi Boğazı Otoritesi”, Devrim Muhafızları’nın geçici müdahalelerini kalıcı bir düzenleme mekanizmasına dönüştürmeyi hedefliyor. Boğazdan geçiş yapacak gemilerin sahiplik bilgileri, sigorta belgeleri, mürettebat listesi ve kargo beyanlarını otoriteye sunması ve izin alması gerekiyor. Bu sistem, Tahran’ın savaş sonrası kurmak istediği deniz düzeninin ipucunu veriyor ve Körfez Arap devletlerinin boğazın savaş öncesi statükosuna dönme arzusuna ters düşüyor.

Ayrıca İran Meclis Başkanı ve başmüzakereci Muhammed Bakır Kalıbaf, Pakistan Genelkurmay Başkanı Munir’e İran’ın askeri kapasitesini yeniden inşa ettiğini söyleyerek, 25 Mayıs’taki yeni ABD saldırılarının savaşın başındakinden “daha ezici ve daha acı verici” bir karşılık göreceğini iddia etti. Genel mesaj şu: İran diplomasi yürüttüğü sırada bile kurumsal ve gerekirse askeri yollarla sahada gerçekleri şekillendirmeye hazır ve istekli.

Öte yandan İsrail’in Lübnan’daki tırmandırması İran için ek bir ikilem yaratıyor. Tahran, bölgesel cephelerin birbirine bağlı olduğunu vurguluyor ve İsrail’in müttefiki Hizbullah’ın kalan kapasitesine karşı serbestçe hareket etmesine izin verecek bir anlaşma istemiyor.

ABD’nin bakış açısı

ABD’nin pozisyonu hâlâ kafa karışıklığı içinde. Trump’ın çelişkili mesajları, ABD ile İran’ın anlaşma anlatıları arasındaki fark ve güney İran’a yönelik ABD saldırıları (Washington’un savunma amaçlı olduğunu bildirdiği füze rampaları ve mayın döşeme girişimleri) bu karışıklığı artırıyor. Trump, bir yandan anlaşmanın yakın olduğunu söylerken, diğer yandan müzakerecilerinin acele etmediğini belirtiyor. Rubio, nükleer meselelerin “72 saatte peçete arkasına yazılacak” şekilde çözülemeyeceğini kabul etti. Bu, ilk mutabakatın boğaz odaklı olacağını ve nükleer detayların sonraya bırakılacağını gösteriyor.

Olası anlaşma, hem İsrail hem de Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi’nin bazı üyelerinden direnç görüyor. Trump ile Netanyahu arasında 20 Mayıs’ta gergin bir telefon görüşmesi yapıldığı bildirildi. Cumhuriyetçi Parti içindeki bölünme de derinleşiyor. Bazı İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler, anlaşmanın İran’ı savaştan daha güçlü çıkaracağını savunarak yeni saldırılar istiyor. Demokratlar ise savaşı bitirme yönündeki ilerlemeyi genel olarak memnuniyetle karşıladı, ancak asıl başarının, savaş öncesi kapalı olmayan bir boğazı yeniden açmak olduğunu vurguladı.

İsrail’in bakış açısı

İsrail’de en dikkat çeken gelişme, olası ABD-İran anlaşmasının ana hatlarına ilişkin artan endişe ve iki lider arasındaki kısa telefon görüşmesiydi. Netanyahu’nun 24 Mayıs’taki acil kabine toplantısı ve Trump’ın “nükleer tehdidi ortadan kaldırma” taahhüdünde bulunduğu yönündeki açıklaması, İsrail’in müzakere metninde yer almayan unsurları kamuoyuna yerleştirme çabası olarak yorumlandı.

Körfez’in bakış açısı

Körfez devletleri son dönemde ABD-İran diplomasisinde somut rol oynadı. Üç Körfez liderinin, 19 Mayıs’ta Trump’ı planlanan saldırıdan vazgeçirmesi, bu konunun Riyad, Abu Dabi ve Doha için diplomatik öncelik olduğunu gösteriyor. Katar’ın mutabakat zaptı hazırlığındaki rolü ve donmuş varlıkların serbest bırakılması konusundaki arabuluculuğu, Umman’ın da çabalarıyla birlikte Körfez’in savaşı bitirme ve Hürmüz Boğazı’nda İran’ın kalıcı kontrolüne izin vermeme ikili hedefini yansıtıyor.

İki olası senaryo

Müzakereciler için önümüzdeki günlerde en kritik soru, Mutabakat Zaptı’nın en önemli iki maddesinin (Hürmüz Boğazı’nın kaderi ve İran’ın nükleer programı) her iki tarafın da kabul edebileceği ve imza sonrası hemen sorgulamayacağı bir dille yazılabilmesi. İki olası senaryo öne çıkıyor: Ya memorandum imzalanacak ve Trump diplomatik bir başarı ilan edecek ya da müzakereler çökecek ve Trump 19 Mayıs’ta ertelediği zor tercihle yüzleşecek.