Yazar ve siyasi analist Majid Maleki Meighani ile söyleşimizin ikinci bölümünde İran'ın içindeki baskıları ve ayaklanmaları, bölgede yaşanan vekâlet savaşlarını ve bunların sonuçlarını konuştuk.
- 1979 Devrimi gerçek anlamda bir devrimdi; çünkü mevcut siyasi yapıyı köklü biçimde değiştirdi ve İran’daki toplumsal ve siyasal güç dengelerini yeniden şekillendirdi. Ancak devrim demek, her zaman toplumsal özgürleşme anlamına gelmez. Bir devrim, birbirinden farklı ve hatta birbiriyle çelişen güçleri aynı anda siyaset sahnesine çıkarabilir.
- Yıllar boyunca bölgesel güçler, aralarındaki rekabeti silahlı devlet dışı aktörler, müttefik hükümetler ve bölgesel ağlar üzerinden yönetmeye çalıştı. Ancak İran ve İsrail’in doğrudan askeri çatışmaya girmesi ve ABD’nin de savaşa dahil olmasıyla birlikte oyunun kuralları değişti. Bu, vekâlet savaşlarının sona erdiği anlamına gelmiyor.
- Türkiye aynı anda hem NATO üyesi hem de kendi çıkarları ve stratejik hedefleri olan bölgesel bir güç. Dolayısıyla Ankara, Batı’nın Ortadoğu’daki askeri operasyonları için yalnızca bir üs ya da platform haline gelmek istemiyor. Türkiye NATO’dan yararlanıyor; ancak aynı zamanda kendi hareket alanını ve stratejik özerkliğini genişletmeye çalışıyor.
DEVRİŞ ÇİMEN/ZÜRİH
Ortadoğu’daki gelişmeleri yeniden bir hizalanmanın parçası olarak değerlendiren yazar ve siyasi analist Majid Maleki Meighani; İbrahim Anlaşmaları ile Mekke Paktı’na değiniyor ve bölgedeki krizleri yalnızca, "İran, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ya da ABD arasındaki rekabet"e indirgememek gerektiğini vurguluyor. Ve asıl meselenin toplumsal gücün demokratikleşmesi olduğuna işaret ediyor. Devletlerde, ordularda, büyük sermaye yoğunlaşmalarında ve jeopolitik ağlarda toplanmış olan gücün bir bölümünün örgütlü topluma aktarılarak bir dönüşümün gerçekleşmesi gerektiğini belirten yazar; aksi takdirde savaşlar sona erse bile bunun Ortadoğu krizinin bittiği anlamına gelmeyeceğini, sadece savaşın biçim değiştireceğini ifade ediyor. Meighani, Türkiye ile Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki barış ve çözüm sürecini de "bölgedeki en önemli gelişmelerden biri" olarak değerlendiriyor.
Majid Maleki Meighani kimdir?
Majid Maleki Meighani; kapitalizm, emperyalizm, sınıf ve siyasi güç arasındaki ilişkiyi inceleyen İranlı bir yazar, siyasi analist, çevirmen ve fotoğrafçıdır. Eleştirel bir Marksist perspektifle yazan Meighani; özellikle İran, Batı Asya ve daha geniş anlamda Küresel Güney'in siyasi ve toplumsal dinamikleriyle ilgilenmekte, dünya sisteminin çevre ve yarı çevre bölgelerinde yer alan toplumlara odaklanmaktadır. Yazar; İran, Türkiye, Irak ve Suriye'deki topluluklarla geçirdiği yıllar süren seyahatler ve doğrudan temaslarla şekillendirdiği çalışmalarında; siyasi iktisat ile jeopolitiği, sıradan insanların ve toplumsal hareketlerin deneyimleriyle bir araya getirir. İran'daki siyasi mahkumiyet deneyimi de devlet gücü, baskı, direniş ve siyasi dönüşüm olasılıklarına dair anlayışını beslemiştir. Farsçaya iki kitap kazandıran Meighani'nin yazıları; ZNetwork, Akhbar-e Rooz ve Tribune Zamane gibi bağımsız mecralarda yayınlanmaktadır.
İran İslam Cumhuriyeti bir İslam Devrimi’nin sonucunda kuruldu. Madem ortada bir devrim vardı, o halde İran’da bugün devam eden protestolar neye karşı? Ülkedeki mevcut durum nasıl okunmalı?
Öncelikle devrimi bir toplumsal süreç olarak, o devrimin ardından ortaya çıkan siyasi sistemden ayırmak gerekiyor. 1979 Devrimi gerçek anlamda bir devrimdi; çünkü mevcut siyasi yapıyı köklü biçimde değiştirdi ve İran’daki toplumsal ve siyasal güç dengelerini yeniden şekillendirdi. Ancak devrim demek, her zaman toplumsal özgürleşme anlamına gelmez. Bir devrim, birbirinden farklı ve hatta birbiriyle çelişen güçleri aynı anda siyaset sahnesine çıkarabilir. Sonunda ortaya nasıl bir düzenin çıkacağını ise güç dengeleri, örgütlenme kapasitesi ve farklı siyasi akımların yeni kurumlar oluşturabilme becerisi belirler. İslam Cumhuriyeti, devrimin gerçek taleplerinin bir bölümünü - bağımsızlık, sosyal adalet, monarşinin sona ermesi ve geniş kitlelerin siyasete katılması gibi talepleri - yeni siyasi düzenin içine taşıdı. Fakat aynı zamanda devrimin ortaya çıkardığı demokratik ve çoğulcu imkânların önemli bir bölümünü sınırlandırdı ve bastırdı. Bu nedenle İran’daki sonraki protestoları yalnızca İslam’a ya da devrimin kendisine karşı eylemler olarak tanımlamak doğru olmaz. Bu protestolar belirli bir iktidar yapısına yöneliyor: siyasi gücün merkezileşmesine, baskıya, kadınlara yönelik ayrımcılığa, yolsuzluğa, ekonomik krize, yaşam koşullarındaki gerilemeye, toplumsal kısıtlamalara ve insanların siyasi karar alma süreçlerine anlamlı biçimde katılamamasına karşı bir tepki söz konusu.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. İran toplumunu da tek ve yekpare bir siyasi aktör olarak görmemeliyiz. Farklı sınıfların ve kuşakların çıkarları ve talepleri birbirinden farklı. Siyasi temsil krizine ilişkin yakın tarihli makalemde de savunduğum gibi, her gösteriyi, her seçim sonucunu ya da her protestoyu “İran ulusunun” ortak ve tek bir iradesi olarak yorumlayamayız. İran toplumu, farklı güçlerin birbiriyle mücadele ettiği, kendi içinde çelişkiler barındıran bütünlüklü bir toplumsal yapı.[3]
Dış baskı ve savaş ise bu çelişkileri daha da karmaşık hale getiriyor. Savaş, hükümete yönelik hoşnutsuzluğu derinleştirebilir; fakat dışarıdan gelen bir tehdit söz konusu olduğunda toplumun bazı kesimlerini “ülkeyi savunma” fikri etrafında bir araya getirmesi de mümkün. Bu nedenle dışarıdan uygulanan askeri baskının kendiliğinden demokrasi doğuracağını varsayamayız. Bence İran’ın geleceğini yalnızca devletin nasıl hareket edeceği belirlemeyecek. Aynı zamanda toplumun kendi bağımsız örgütlenmelerini kurabilmesi ve kadınların, işçilerin, gençlerin, etnik toplulukların ve diğer toplumsal kesimlerin taleplerini demokratik ve toplumun gerçek ihtiyaçlarına dayanan ortak bir siyasi proje içinde buluşturabilmesi de belirleyici olacak.
Vekâlet savaşları uzun süredir İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki temel stratejilerinden biri. İsrail ve ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş ve bunun etrafında gelişen son olaylar bu denklemi değiştirdi mi?
Evet, hem de önemli ölçüde. En önemli değişimlerden biri, vekâlet savaşıyla doğrudan savaş arasındaki sınırın giderek ortadan kalkması. Yıllar boyunca bölgesel güçler, aralarındaki rekabeti silahlı devlet dışı aktörler, müttefik hükümetler ve bölgesel ağlar üzerinden yönetmeye çalıştı. Ancak İran ve İsrail’in doğrudan askeri çatışmaya girmesi ve ABD’nin de savaşa dahil olmasıyla birlikte oyunun kuralları değişti. Bu, vekâlet savaşlarının sona erdiği anlamına gelmiyor. Hatta bazı bölgelerde daha da önem kazanabilirler. Fakat artık bölgedeki aktörlerin hepsi şunu biliyor: Herhangi bir vekâlet çatışması, çok kısa sürede devletlerin doğrudan karşı karşıya geldiği bir savaşa dönüşebilir. Bu gelişme Türkiye açısından özellikle önemli. Ankara, bölgenin İran, İsrail ve ABD arasında doğrudan bir savaş alanına dönüşmesini istemiyor. Çünkü böyle bir savaş Türkiye’nin güvenliğini, ticaretini, enerji arzını ve Kürt meselesini doğrudan etkileyebilir. Bu koşullarda Türkiye kendisini başkalarının peşinden giden bir aktör olarak değil, bağımsız bir bölgesel güç ve gerektiğinde arabulucu olabilecek bir ülke olarak konumlandırmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, başka çalışmalarımda ele aldığım yarı-çevre güç stratejisinin de bir parçası. Türkiye, ABD hegemonyasının yaşadığı krizi kendi özerkliğini ve bölgesel nüfuzunu artırmak için kullanmaya çalışıyor; ancak bunu yaparken Batı’nın ekonomik ve güvenlik yapılarından tamamen kopabilecek bir konumda da değil.[6]
Son savaş, vekâlet güçlerine dayanmanın sınırlarını da ortaya koydu. İran, İsrail ve ABD artık bölgedeki müttefik ağlarını görece düşük maliyetli bir çatışma ortamında kullanabilecekleri bir dünyada değil. Her biri, çatışmanın doğrudan tırmanması ihtimaliyle karşı karşıya. Dolayısıyla vekâlet savaşıyla devletler arası savaşın giderek iç içe geçtiği yeni bir döneme girdik. Ortaya çıkmakta olan Ortadoğu düzeninin en tehlikeli özelliklerinden biri de bu.
İbrahim Anlaşmaları ve Mekke Paktı gibi girişimler ne ifade ediyor? Bunlar Ortadoğu’daki güç dengesini değiştiriyor mu?
Her iki gelişmeyi de bölgedeki daha geniş bir yeniden hizalanmanın parçası olarak görmek gerekiyor. Ancak taşıdıkları anlam birbirinden oldukça farklı. İbrahim Anlaşmaları, İsrail’i bölgedeki görece yalnız konumundan çıkarıp bazı Arap devletleri açısından resmi bir güvenlik, ekonomi ve teknoloji ortağı haline getirecek yeni bir bölgesel düzen oluşturma girişimiydi. Hükümetler düzeyinde önemli sonuçlar doğurdu; ancak Filistin meselesini çözmedi ve Arap yönetimleriyle toplumları arasındaki mesafeyi de ortadan kaldırmadı.[1]
Ağustos 2026’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise farklı bir gelişmeye işaret ediyor. Anlaşma, üyelerden birine yönelik silahlı saldırının üç ülkeye birden yapılmış sayılacağı bir karşılıklı savunma taahhüdü getiriyor.[7]
Buna “Sünni NATO” demek bana doğru gelmiyor; böyle bir tanım meseleyi fazlasıyla basitleştirir. Türkiye NATO üyesi, Pakistan nükleer kapasiteye sahip, Suudi Arabistan ise çok büyük finansal ve enerji kaynaklarını elinde bulunduruyor. Fakat bu üç ülkenin çıkarları ve stratejik hedefleri aynı değil. Anlaşmanın asıl önemi başka yerde. Bölge ülkelerinin güvenlik konusunda ABD’nin garantilerine tamamen bağımlı kalmaktan çıkma arayışının güçlendiğini gösteriyor. Bunu, Amerika’nın Basra Körfezi’nde tek başına bir güvenlik düzenini sürdürme kapasitesindeki görece gerilemeyle ve bölgesel aktörlerin kendi güvenliklerinin sorumluluğunu daha fazla üstlenme isteğiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Suudi Arabistan artık güvenliğini bütünüyle Washington’a emanet etmek istemiyor. Türkiye bölgesel ağırlığını artırmaya çalışıyor. Pakistan ise ortaya çıkan yeni ekonomik ve güvenlik imkânlarından yararlanmanın yollarını arıyor.
Dolayısıyla güç dengesi değişiyor. Ancak bunun anlamı, bir hegemonun yerini başka bir hegemonun alması olmak zorunda değil. ABD hegemonyasının yaşadığı krizle ortaya çıkan boşluğun bir bölümünü farklı bölgesel güçlerin doldurmaya çalıştığı, giderek daha karmaşık bir ağ yapısının oluştuğunu görüyoruz. Bu süreç bölgeye daha fazla özerklik kazandırabilir. Ancak toplumsal düzeyde demokratikleşme gerçekleşmeden, yalnızca gücün bir devletten diğerine aktarılmasıyla da sonuçlanabilir.
NATO’nun askeri bir ittifak olarak niteliğini de göz önünde bulundurduğumuzda, Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi Ortadoğu’daki savaşları nasıl etkiler?
Ankara Zirvesi’nin önemini yalnızca alınan resmi kararlara bakarak değerlendirmemek gerekir. NATO’nun zirvesini Türkiye’de düzenlemiş olması bile Türkiye’nin giderek artan jeopolitik önemini gösteriyor. Zirve 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleşti. NATO, yayımladığı sonuç bildirisinde yalnızca Avrupa güvenliği meselelerine değil, İran’a, İran’ın nükleer programına ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne de değindi.[8]
Bu durum, Ortadoğu’nun NATO açısından artık çevresel ya da ikincil bir mesele olmaktan çıktığını gösteriyor. Avrupa’nın güvenliği, enerji, Akdeniz, Karadeniz ve Ortadoğu giderek birbirine daha fazla bağlanıyor. Fakat burada önemli bir çelişki var. Türkiye aynı anda hem NATO üyesi hem de kendi çıkarları ve stratejik hedefleri olan bölgesel bir güç. Dolayısıyla Ankara, Batı’nın Ortadoğu’daki askeri operasyonları için yalnızca bir üs ya da platform haline gelmek istemiyor. Türkiye NATO’dan yararlanıyor; ancak aynı zamanda kendi hareket alanını ve stratejik özerkliğini genişletmeye çalışıyor. Öte yandan bölgenin giderek daha fazla silahlanması, otomatik olarak daha fazla güvenlik anlamına gelmiyor. Tam tersine, devletler caydırıcılık ve savunma amacıyla silahlara, askeri ittifaklara ve güvenlik düzenlemelerine daha fazla başvurdukça silahlanma yarışının önü açılıyor.
NATO’nun önümüzdeki dönemde Ortadoğu’da doğrudan toprak işgal etmek ya da her çatışmaya doğrudan müdahale etmekten ziyade, bölgenin güvenlik ortamını yönetmeye yönelik daha etkin bir rol üstleneceğini düşünüyorum. Enerji güvenliği, deniz yolları, askeri teknoloji, istihbarat ve İran’ın sınırlandırılması bu yaklaşımın önemli unsurları olmaya devam edecektir. Ancak bu durum aynı zamanda eski düzenin yaşadığı krizin bir başka göstergesi. ABD ve müttefikleri mevcut güvenlik mimarisini korumaya çalıştıkça, bölge ülkeleri de kendi bağımsız güvenlik mekanizmalarını oluşturma arayışını daha fazla güçlendirebilir.
Türkiye ile Kürt Özgürlük Hareketi arasındaki barış ve çözüm görüşmeleri bölgesel siyaseti nasıl etkiliyor? Bu konu yeterince tartışılıyor mu?
Bence bu, bölgedeki en önemli gelişmelerden biri. Buna rağmen jeopolitik analizlerde hak ettiği ilgiyi görmüyor. Kürt meselesini yalnızca “terörizm” ya da “kendi kaderini tayin hakkı” üzerinden ele almak yeterli değil. Kürdistan dört devlet arasında bölünmüş durumda: İran, Irak, Türkiye ve Suriye. Bu dört parçada tarihsel gelişim farklı seyretti; sınıfsal yapılar, kapitalizmin gelişme biçimleri ve devletleşme süreçleri de birbirinden farklı oldu. Bu nedenle “Kürt meselesi” dediğimiz şeyin bile tek ve bütünlüklü bir gerçeklik olduğunu varsayamayız. Türkiye’de mevcut barış süreci ve Kürt meselesinin çözümüne yönelik girişimler gerçekten ilerlerse, bunun etkileri Türkiye sınırlarının çok ötesine taşacaktır. Silahlı çatışmanın sona ermesi ya da azalması, Türkiye’nin Irak ve Suriye’yle ilişkilerini değiştirebilir, Rojava’daki dengeleri etkileyebilir ve Ankara’nın İran’la ilişkilerine de yansıyabilir. Ancak Kürt meselesinin yalnızca yeni bir jeopolitik projenin parçasına dönüştürülmesine de mesafeli yaklaşmak gerekiyor. Dış güçler, kendi rakiplerini zayıflatmak amacıyla Kürt meselesini defalarca kullandı. Bu, Kürtlerin kültürel, dilsel ve siyasi haklarını savunmamak anlamına gelmiyor. Tam tersine, hukuk önünde eşitlik, ayrımcılığın sona ermesi ve kültürel ve siyasi hakların güvence altına alınması vazgeçilmez. Ancak bu hakların dış güçlerin ya da yerel elitlerin yeni tahakküm biçimleri yaratmasının aracına dönüşmemesi gerekiyor.
Dört Kürdistan üzerine çalışmalarımda da vurguladığım gibi, Kürt halkının haklarıyla Kürt elitlerinin siyasi projelerini birbirinden ayırmak gerekiyor. Bir toplum kültürel ve siyasi haklarını kazanabilir; ancak buna rağmen kapitalizmin, sınıfsal eşitsizliğin ve jeopolitik bağımlılığın içinde kalabilir. Bu nedenle Kürt meselesinin çözümünü merkezi devletle dış güçlerden birini tercih etmek arasında sıkışmış bir seçenek olarak görmüyorum. İhtiyaç duyulan şey, kültürel ve siyasi hakların sosyal adalet ve sınıfsal dayanışmayla birlikte ele alındığı, demokratik, yerinden yönetimi güçlendiren ve toplumun gerçek ihtiyaçlarına dayanan bir düzen. Türkiye’deki barış süreci bu yönde ilerlerse, bölgenin savaş ve jeopolitik rekabet mantığından uzaklaşmasını sağlayabilecek az sayıdaki gelişmeden biri haline gelebilir. Ancak süreç yalnızca Kürt meselesini güvenlik açısından yönetmek üzere devletler ve elitler arasında yapılmış bir anlaşmaya dönüşürse, değişen yalnızca meselenin biçimi olur; özü aynı kalır.
Sonuç olarak, bütün bu değerlendirmeleri tek bir cümlede özetlemem gerekirse, Ortadoğu’daki krizi İran, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ya da ABD arasındaki rekabete indirgememek gerektiğini söylerim. Karşımızda hem bölgesel hem de küresel düzenin yapısal bir krizi var. ABD hegemonyası zayıfladı, ancak ortadan kalkmadı. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, İsrail ve BAE gibi bölgesel güçler nüfuz alanlarını genişletiyor ya da yeniden tanımlıyor. Fakat bunların hiçbiri tek başına yeni bir bölgesel düzen kurabilecek kapasiteye sahip değil. Bunun yanında küresel sermaye, finansal ağlar, teknoloji, ticaret ve silah sanayisi hâlâ belirleyici bir rol oynuyor. Türkiye üzerine yaptığım analizlerde özellikle bu çelişkiye dikkat çekiyorum: Bir hegemonun gerilemesi, tahakküm ilişkilerinin sona erdiği anlamına gelmez.[6]
Bu nedenle çok-kutuplu bir dünyanın kendiliğinden özgürleşme anlamına geleceği düşüncesine mesafeli yaklaşıyorum. Dünya, tek bir hegemonik merkezden birçok güç merkezinin bulunduğu bir yapıya doğru ilerleyebilir. Fakat sermaye ilişkileri, eşitsizlik ve tahakküm devam ettiği sürece çok-kutupluluk yalnızca rekabetin biçimini değiştirir. Bana göre Ortadoğu’daki temel soru, İran’ın İsrail’i yenip yenmeyeceği, Türkiye’nin ya da Suudi Arabistan’ın bölgesel hegemon olup olmayacağı veya ABD’nin üstünlüğünü koruyup koruyamayacağı değil. Daha derindeki soru şu: Bölge halkları, güçler arasındaki rekabetin nesnesi olmaktan çıkıp kendi siyasal ve tarihsel kaderlerini belirleyen özneler haline gelebilecek mi?
Bunun gerçekleşmesi için işçilerin, kadın hareketlerinin, demokratik güçlerin ve toplumsal hareketlerin bağımsız biçimde örgütlenmesi ve bunlar arasında sınırları aşan dayanışma biçimlerinin gelişmesi gerekiyor. Yalnızca seçimlere indirgenmiş bir demokrasi, bir hükümetin yerine başka bir hükümetin gelmesinden ibaret kalabilir. Yalnızca devletler arasında imzalanan bir barış anlaşması, savaşı geçici olarak durdururken çatışmayı üreten yapıları olduğu gibi bırakabilir. Aynı şekilde bağımsızlığı yalnızca bir devletin dış güçlerden bağımsızlığı olarak ele almak da, o devletin halkının kendi egemen sınıflarına bağımlılığını sürdürmesiyle çelişmeyebilir. Bu nedenle benim açımdan asıl mesele toplumsal gücün demokratikleşmesi. Bugün devletlerde, ordularda, büyük sermaye yoğunlaşmalarında ve jeopolitik ağlarda toplanmış olan gücün bir bölümünün örgütlü topluma aktarılması gerekiyor. Böyle bir dönüşüm gerçekleşmediği sürece, savaşların sona ermesi bile Ortadoğu krizinin sona erdiği anlamına gelmeyecek. Yalnızca savaşın biçimi değişmiş olacak.
Ana kaynaklar ve bağlantılar
[1] Majid Maleki Meighani, The United Arab Emirates: Another Israel in West Asia?, ZNetwork, 31 Mayıs 2026.
ZNetwork - The United Arab Emirates: Another Israel in West Asia?
[3] Majid Maleki Meighani, When We No Longer See “The People”: Representation Crisis, Class Experience, and the Politics of Misrecognition, ZNetwork, 6 Temmuz 2026.
ZNetwork - Greenhouse Civil Society
Akhbar-e Rooz - Street Democracy in the Age of Social Media
[6] Majid Maleki Meighani, Turkey at the Crossroads of Hegemonic Crisis and Semi-Peripheral Politics: Geopolitical Reordering in the Middle East and the Limits of Transition within Global Capitalism, ZNetwork, 13 Temmuz 2026.
ZNetwork - Turkey at the Crossroads of Hegemonic Crisis and Semi-Peripheral Politics
[7] Associated Press, Pakistan says new defense pact with Saudi and Turkey is “purely defensive” and open to others, 9 Ağustos 2026.
Associated Press - Pakistan, Saudi Arabia and Türkiye defense pact
[8] NATO, The Ankara Summit Declaration, 8 Temmuz 2026.
NATO - The Ankara Summit Declaration
Ek kaynak:
NATO - 2026 Ankara Summit, 7-8 Temmuz 2026
BİTTİ