Bilinen o tek resimde Akif arkadaş durgun, biraz düşünceli ama kararlı bir duruş görüntüsü veriyor. Bizde şapka takma kültürü yoktu. Fakat o demek ki bir dönem kullanmış. 1970’li yıllarda şapka Türkiye solunda yaygınca kullanılıyordu. Onların da İtalya, İspanya, Fransa devrimcilerinden-direnişçilerinden etkilendikleri açıktı. Atatürk’ün “Şapka devrimi” nedeniyle biz hiç kullanmadık.
Akif arkadaşın öyle bir görüntü vermesi belki de direnişçi özelliklerini yansıtıyordu. İlk tanıştığımızda emekçi, fedakar bir arkadaş olduğunu hemen anladım. Biraz bilgi de edinmiştim. Akif arkadaşın yaşamı yoksulluk içinde geçiyor. Fırın işçiliği, inşaat işçiliği ve daha birçok işte çalışarak yaşamını sürdürüyor.
Akif arkadaşla ilk grup döneminde sanırım 1978 yılının bir kış günü Amed’in Bağlar semtinde tanıştık. Bir görev nedeniyle Amed’e gitmiştim. Parti kurulmuş fakat yerelde komiteleşme nasıl oluyor, çok fazla bilgimiz yoktu. Amed’in deneyimlerini yerinde izleyecek, sonra onları bir rapor biçiminde Batman yereline sunacaktım.
Amed’de bir hafta kadar kaldım. Esnaf, gençlik ve diğer mahalle komiteleri ile birlikte hareket ettim. Akif arkadaş yanımdaydı hep.
O günlerde Akif arkadaşla küçük bir anımız olmuştu. Biz öyle mahalle komiteleriyle görüşürken lümpen adamın biri bizi takip etmeye başladı. Genç, uzun boylu, hafif kamburu olan biriydi. Gerçekten kambur muydu, yoksa dönemin kabadayılarının yaptığı gibi kendini sağa sola eğen, büken tiplerden miydi anlamış değildik. Yanımızda Zeynep adında bir arkadaş da vardı. O dönemde kadın arkadaş sayısı çok azdı. Zeynep arkadaş çok dikkat çekmeyelim diye biraz önde yürüyordu. Bu lümpen adam kadın arkadaşa laf atmaya başladı. Zeynep arkadaş hiç dönüp bize bakmıyordu. Oysa bize biraz baksa, bir göz işareti ile adamı bir ara sokağa çekecektik. Neyse ki, Zeynep arkadaş da aynı şeyleri düşünmüş olacak ki, birden bir ara sokağa daldı. Lümpen adamın bizden haberi yoktu. Sokakta biraz yürüdük. Issız bir yere gelince Akif arkadaş adamı yanına çağırdı. “Ulan serseri, laf atacak başka birini bulamadın mı?” deyişi ile vuruşu bir oldu. Adam çok şaşkındı. Paniklemişti. Bizden iri yarı, uzunca biri olmasına rağmen hiçbir harekette bulunmadı. Yere düşen adamı epeyce bir dövdük. Onu çamurun içinde yarı  baygın bir halde bırakarak oradan ayrıldık.
Sonrasında Akif arkadaşla, iki yıl sonra cezaevinde karşılaşacaktık. Aradan uzun zaman geçmişti. Bu süreçte yaşanan bazı olaylar, özellikle Mazlum Doğan arkadaşın hapisten kaçırılmasına ilişkin planın başarıya ulaşmaması Akif arkadaşta derin izler bırakmıştı. Aslında o dönem bölge sorumlusu kendisi değildi. Fakat olay onun sorumluluğunda olduğu için Akif arkadaş, sonra çok büyük acı çekecek ve eziklik duyacaktı.
Kaçma planı özellikle içeriden planlanır, dışarıya gönderilir. Mazlum arkadaş tutukludur ama henüz gerçek kimliği açığa çıkmamıştır. Cezaevlerinde de güvenlik önlemleri fazla yoktur.
Olay şöyle gelişir: 1979’un sonları 80’lerin başı, ilk günleridir. Mazlum arkadaş geceden büyükçe bir çöp bidonunun içine giriyor. Üstü kağıt parçaları ve diğer çöplerle örtülüyor. Dış koridorda olan bu büyük bidon her sabah iki gardiyan tarafından alınıp arabayla şehrin dışındaki çöp yığınlarına dökülür, geri dönülür. İçeriden ve dışarıdan bu durum bir süre izleniyor ve plan bunun üzerine yapılıyor.
Yine her sabah olduğu gibi iki askeri gardiyan çöp bidonunu alıp dışarı çıkıyorlar. Bir ara gardiyanlardan biri, Türk askerinin bilinen lümpen üslubuyla “A.... k....m bu bidon bu sabah neden bu kadar ağır ki?” diye söylenir. Diğer gardiyan da her zamankinden farklı bir ağırlığı hisseder ama bidonun içine bakmazlar. Dışarıda da bir grup arkadaş şehrin dışındaki çöp yığınlarında hazır bulunuyor. Fakat çok sayıda çöp tepesi var, bidonun nereye döküleceğini bilmiyorlar.
Nitekim, asker gardiyanlar başka bir çöp yığınına gidiyor ve bidonu boşaltıyorlar. Çöp bidonu boşaltılınca Mazlum arkadaş adeta yuvarlanarak dışarı çıkıyor. Geceden çöp bidonuna girdiği için ayakları uyuşuyor, hareket edemiyor. Dışarıda bulunan arkadaşlar da onlara ulaşmada gecikince, gardiyanlar Mazlum arkadaşı geri cezaevine götürüyorlar.
Bu olay, o dönem bölge sorumluluğu yapan sonra itirafçı olan Hıdır Akbalık adlı şahsın duyarsızlığından kaynaklıydı. Akif arkadaş buna rağmen olayın sorumluluğunu hep kendisine yükledi ve “Mazlum arkadaşı kaçıramadığımız için kendimi hiçbir zaman af etmeyeceğim” diyordu.
1982 yılının 14 Temmuz’unda büyük ölüm orucu başladı. Üç arkadaş mahkemede böyle bir eyleme başladığını açıklıyor. Hayri Durmuş, Kemal Pir ve Ali Çiçek... Birçok arkadaş daha bu eyleme katılacağını bu mahkemede açıklıyor. Akif arkadaş ölüm orucuna cezaevinde katılım gösterdi.
Ölüm orucu eylemi bu şekilde mahkemede ilan edilince cezaevi subayları,  gardiyanları öfke içinde kalmıştı. Sağa-sola rastgele saldırıyorlardı. Subaylardan biri küfrederek “ölüm orucuna başka katılmak isteyen var mı?” diye tehditler savurunca, Akif arkadaş “ben de ölüm orucuna katılacağım” dedi ve gitti.
Akif arkadaşın ölüm orucuna katılması salt Mazlum arkadaş için duyduğu eziklik değildi. Böyle yorumlanırsa yanlış olur. O’nun her koşulda partiyi temsil etme duyarlılığı ve sorumluluk duyguları O’nu böylesi bir eylem sonucunda şahadete götürdü. Onursuzluğu, vahşice yapılan işkenceler ortamında yaşamak istemiyordu, kabullenemiyordu. Akif arkadaş şehit düşmeden önce bir süre aynı hücrede de kaldık. İşkence gören her arkadaşın çığlığını yüreğinde duyuyordu. Bana “biliyor musun, insanın kendisi işkence görünce bu o kadar zor gelmiyor; ama bir arkadaşın çığlığı bana geldiğinde çıldıracak gibi oluyorum” diyordu.
14 Temmuz eylemi parti tarihinin en önemli sayfalarından biridir. Hatta en öncelikli olanıdır, çok anlamlı bir yönü vardır. Kürdistan özgürlük mücadelesi 14 Temmuz ruhu ile gelişti. Bu açıdan Akif arkadaşın bu eyleme bilinçli katılması ve kararlı-inançlı-umutlu bir tutumla şahadete gitmesi, O’nun davaya ve halka olan derin bağlılığını gösterir.
O şapkalı bir resmi ile aramızdan ayrıldı ama onların yarattığı 14 Temmuz ruhu hep yaşayacak ve asla unutulmayacaklar.

‘Hani görüşüme gelecektin?’

1956 yılında Ardahan’a bağlı Beşiktaş köyünde, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Akif Yılmaz’ı, kardeşi Bahri Yılmaz anlattı:
„Siirt’te askerlik yapıyordum. Akif’in tutuklandığını gazeteden öğrenmiştim.  Daha sonra ağabeyim ile görüşmek için komutanımdan izin istedim. İzni veren komutan, Akif Yılmaz’ın kardeşi olduğumu öğrenince, rahat görüşebilmem için cezaevi komutanına hitaben kısa bir yazı yazıp verdi. Görüşmemde kolaylık sağlarlar düşüncesiyle, askeri kıyafetlerim ile Diyarbakır Cezaevi’nin yolunu tuttum. Cezaevine gittiğim gün, işkenceci Esat Oktay nöbetçi idi. Cezaevi önünde, sonradan bütün siyasi tutukluların tanıdığını öğrendiğim Hafız isminde biri ile tanıştım. O kişi sayesinde ağabeyimle görüşme imkanını buldum. Cezaevine girip Esat’ın karşısına çıktım, komutanın bana verdiği mektubu ona uzattım. Esat mektubu okuyup bana, ‘sen kiminle görüşeceksin?’ diye sordu. Ben de ‘Akif Yılmaz’la görüşeceğim, ağabeyim olur’ dedim. Esat gülümsedi ve bana ‘demek ki sen Akif Yılmaz’la görüşeceksin. İyi çocuktur Akif. Sen de ne güzel vatan görevini yerine getiriyorsun’ diyerek ayağa kalktı. Sonra birden bana dönerek karnıma tekme attı. Neye uğradığıma şaşırdım. Tekmeden sonra dayak bitmedi. Yerde tekmelemeye devam etti küfür ederek. İki kat merdivenden aşağıya kadar tekmeleyerek attı. Bir süre yerde kaldıktan sonra Esat’ın odasına girmesiyle askerler beni cezaevinin dışına çıkardı.
Bir gün sonra tekrar ağabeyimle görüşme umuduyla cezaevi kapısına gittim. Hafız’ın bahsettiği binbaşının cipinin önüne atlayarak derdimi anlattım. Bu kez görüşme imkanı buldum. Ben Akif’i görmek için içeri girdim. Akif içeriye başında puşi ile girdi. Çok yakışmıştı. Beni asker kıyafetiyle görünce ilk söylediği ‘bana bunu da mı yapacaktın. Seninle görüşmeyeceğim’ oldu ve geri döndü. Ben arkasında seslendim. Beni Akif ile görüştüren asteğmen, Akif’in peşinden gitti. Bana ‘üstündekileri çıkar yoksa seninle görüşmem’ dedi. Bunun üzerine ben de üniformamdaki onbaşı rozetlerini çıkardım. Kendisini görmem daha kolay olur diye böyle geldiğimi izah etmeye çalıştım. O ilk görüşme 10 dakika sürdü. O zaman kısa süreli bir açlık grevinden yeni çıkmıştı. Sağlık durumu gayet iyiydi. Bana ‘bir daha gelme imkânın olursa sana bir şey söyleyeceğim. Ve bir şey vereceğim’ dedi. Kendisine para vermek istedim, ancak bana ‘biz burada para kullanmıyoruz’ diyerek verdiğim parayı kabul etmedi. Sarıldım kendisine, sonra görüşümüz bitti.
3 buçuk ay sonra askerliğim bitince tekrar Diyarbakır’a gitti. Bu kez sivil kıyafetlerle ağabeyimin karşısına çıktım. İkinci defa Akif’i gördüğümde zayıflamıştı. Uzun süreli bir açlık grevine girmişlerdi. Ama açlık grevi yeni bitmişti. Cezaevi bütün şartlarını kabul etmişti. Bana ‘biz açlık grevindeydik. Şartlarımızı kabul ettikten sonra açlık grevini bıraktık. Şartlarımız kabul edilmeden hiçbir şekilde taviz vermeyiz’ diyerek neden açlık grevine girdiklerini anlattı. Mahkemelere neden girmediklerini sordum. Bana, ‘Ben pek girmek istemiyorum. Zaten sonucu bellidir. Karar verilmiş. Bizi kolay kolay bırakmazlar’ dedi. Kendisine son görüşmemizde bana bir şey söyleyeceğini hatırlattım, ‘şimdi değil zamanı geldiğinde ben seni çağırırım o zaman gelirsin’ cevabını verdi. Görüşten çıkmadan önce Akif’e ‘abim ne olur yemene içmene dikkat et senin bünyen çok zayıftır’ dedim. Onun cevabı ise ‘bizim taleplerimiz kabul edilmediği sürece bir adım dahi geri adım atmayız’ şeklinde oldu. Çok iyi hatırlıyorum Akif hiçbir şekilde yemeksiz kalmaya dayanamayan bir çocuktu. Hatta biz tarlada çalışırken, bazen ekmek geç gelince ‘aha yemek geç geldi kesin Akif yatar artık çalışamaz’ diye dalga geçerdik. Ama PKK ile nasıl böyle bir irade oluşmuş, anlayamamıştık.
Ben o görüşmeden sonra Akif’in isteğiyle aileme ekonomik olarak yardımcı olmak için Kocaeli’ne çalışmak için gittim. Eylül ayıydı. Akşam rüyamda Akif’i görmüştüm. Bana ‘hani sen görüşüme gelecektin’ dedi. O gün gördüğüm rüyadan ötürü moralim bozulmuştu. Bir an önce Diyarbakır’a gitmek istiyordum. İşten döndükten sonra evimizde bir yas havası vardı. Herkes bana ‘babamıza bir şey oldu’ diyordu. O gün Kars’a gitmek için yola çıktık. Büyük bir kalabalık ‘aile gelecek’ diye köyün girişinde bekliyordu. O kalabalığı gördüğümde Akif’e bir şey olduğunu anladım. Akif Kars’ta çok sevilen biriydi. Benim Akif’in kardeşi olduğumu öğrenen insanlar bana kapılarını sonuna kadar açardı. O gün, öyle baskıların olduğu bir dönemde Akif için kalabalık bir kitleyle cenaze töreni düzenledik. Cenazeyi almak için yüksek miktarda bir ücret ödemek zorunda kaldık. Babam elinde ne varsa cenazeyi almak için sattı. 8 ineği vardı, hepsini sattı. Esat ve Diyarbakır 7. Kolordu’ya para vererek cenazeyi alabildik.“