İhanet veya ajanlık mefhumlarına dair çeşitli tanımlar getirmek mümkün. İlk akla gelen halleri düşman gerçekliği ile ilgilidir. Bir karşı cephe belirtirler. Zaten sözlük anlamlarına bakınca hıyanet, sadakatsizlik ve devlet işlerini yapan kimse olarak tanımlanır.
Yoğunlaştırılmış kapitalizm ve kölelik çağında kavramları ulus – devlet ekseninde okuduğumuz bir gerçek. İhanet ve ajanlık da dar olarak zihinlerimize yerleşmiş. Kanımca çok sınırlı tanımlar. Bilge, son savunmasında “Toplum tanımlanmaya çalışıldıkça, cehalette derinleşme gibi bir paradoksla karşılaşılmaktadır. İnsan bireyinin gelişiminde toplum ne denli belirleyiciyse, gelişiminin önünde de o denli engeldir. Toplumsal paradoks budur. Liberalizmin derinleştirdiği bireycilikli komünitenin sıkıca bağladığı birey, benzer ölçülerde çarpık ve tekil olarak yaşamdan kovulmuş olmaktadır” diyor. Kendini kavrayan doğa, kendini bilen doğa olarak yaşam – insan hakikatinde anlamlı yorumların ancak doğru temelde kavram – kuramların tanımlarının yapılması ile mümkün olabileceğini da ekler. Ben de bunu bu konu ve perspektif üzerinden bir iki şeye değinmek istiyorum.
Kürt Özgürlük mücadelesinin tarihini okuyanlar, ya da genel bir durum olarak, “pilotun” meselesini az çok bilirler. Sayın Öcalan, Pilot Necati’nin sağlıklı bir kişilik olmadığını, ajanlık içerisinde olduğunu onun çok para harcamasından anlıyor. İlerleyen yıllardan da yüzlerce ajan ve ihanetçi ortaya çıkıyor. Mesela Şemo “aç” biridir. Babasının hep onu aç bırakmasından bahseder. Açlığına yenilir. Yine Ferhat unsurunun gerçekliği “pasta” ile ortaya çıkar. Zaaflığın ayyuka çıktığı andır. Amed zindanında da onlarca örnek verilebilir. Bir sigara ve ekmek için nelerin yapılabileceği ibret alınarak okunabilir. Tarihselliği derinleştirirsek karşımıza Mahmut Marakanî çıkar. Kendisine az yemek bırakıldığı için Dımdım Kalesi’ni satan ve su kanallarının yerini Şah Abbas’a gösteren kişidir. Bakıyorsun yine can ve boğaz ikilemi… gerçekten hepsi ilginç örnekler. Daha da artırılabilir.
Benim bunlardan anladığım şey, ajanlığın aslında “tüketim” olduğudur. Burada tüketilen şey sadece yemek – gıda vs. değil, daha geniş ele almak gerekirse “yaşamın tüketilmesidir” keza ihanet de öyle mesela Hv. Cuma anlattığı parti tarihinde “Arkadaşını geliştirmeyen, eğitime gelmeyen, kendi yoldaşı ile didişen, onu yüceltmek yerine aşağı çeken, polemiğe giren ve sürekli tartışan” kişilerin, anlayışların düşmana hizmet ettiğini, onun tarafında göründüğünü söyler. Dolaylı – dolaysız ihanete denk geldiğini de ekler. Peki ama nasıl?
Aslında cevap basit: Ajan ya da ihanet bir “anti yaşam” duruşudur. Yaşamı geri çeken, onu anlamsızlaştıran, söndüren her şey bu kapsama girer. Bir insana karşı sorumluluk hissetmemek, kendi tarihine, diline, değerlerine, özgürlük mücadelene ilgi duymamak ve onu geri çekecek adımlar atmak şüphesiz anti yaşamdır. Duyguları tüketmek, hakikatı ve özü tüketmek, yoldaşlığı tüketmek, tüm bunların toplamında kendini tüketmek ihanet ve ajanlığın gerçek anlamıdır. Bugün Kurdistan’da yaşanan savaş ve yıkıma karşı ses etmemek, tersyüz edilmek istenen, çarpıtılan ve bir mühendislik cenderesine sokularak yok edilme ile yüz yüze kalan gerçekliğimizi görmemekte düşmana hizmet ettiğinden ihanet – ajanlık faaliyetine girer. Ulusal kongreyi istemiyorsan, sana hakaret edenle sürekli ilişkilenip ekonomi pay kapma derdine düşüyorsan kendini ve Kürt gerçekliğini tüketiyorsun demektir. Bunun da denk geldiği yer ortadadır.
Yaşama özgürlük, anlam ve his ekseriyetinde yaklaşmadığımız her an aslında tüketici pozisyonundayız. Çizginin ötesine hizmet etmekteyiz. Kapitalizmin “tükettiğin kadar varsın” propagandası boşuna değildir.
Bu bağlamda en başta kendimize ihanet etmemek adına, ilkelerden taviz vermemek adına “anti yaşam” duruştan çıkmak gerek.