Ordu Suriye’de savaşı kaybettiğini biliyor. O kadar biliyor ki, Minbiç’ten sonra sıranın Cerablus’ta olduğunu tevekkülle kabulleniyor.

Ordu Ortadoğu’da savaşı kaybettiği ve dengeler şiddetle Türkiye aleyhine, Kürdistan lehine değiştiğinden, bunun Kuzey Kürdistan’da yaratacağı olumlu sonuçları önlemek için ölümüne bir “iç savaş” yürütüyor.

Lice ve kırsalında akıl almaz işler oluyor. Ortada hendek yok. Barikat yok. Köylerde sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor.

Köy dediğin ne ki?

Kaç sokağı var.

Halk sokağa çıksa ne olur, çıkmasa ne olur? Kaç kişidir bir köy? Sen on binlerce askerle bölgeyi ablukaya almışsın. Burada amaç aşikar. “Ölümüne savaş”…Bölgede “etnik temizlik”, “göçertme”… ”İnsansızlaştırma”. Sonra “Araplaştırma”…

“Uyuşturucu” operasyonu yapılıyormuş.

Vay canına. Sanırsın ilk defa oluyor. Karakolların burnunun dibindeki Hint Keneviri tarlalarını, arada bir “keşfedip” söktüklerini belki yüz defa duyduk.

Siz şimdiye kadar Hint Keneviri ekilen bir tarlanın sökülmesine karşı herhangi bir “direniş” gördünüz mü? Gidin Kolombiya’ya bir bakın. Afganistan’a şöyle bir uğrayın. Silahlı bir “terör” örgütü eğer kendini gerçekten “uyuşturucu ticaretiyle” finanse ediyorsa, o uyuşturucu için savaşır. Oralarda savaşıyor da. Lice kırsalında resimlerden de görüldüğü gibi küçücük bir “bahçe” boyutundaki yerlerde yetiştiriyorlar hint kenevirini. Hiç kimsenin savunmadığı “hint keneviri bahçelerini” tahrip için on binlerce asker, yüzlerce zırhlı, tank, top, uçak…

Siz kimi kandırıyorsunuz?

Şehirlerin yakılıp, yıkılması, evlerin havaya uçurulması, sivillerin öldürülmesi ve yaklaşık bir milyona yakın insanın yerinden yurdun edilmesi bu savaşın görünen bilançosu. Savaşın siyasi hedefleri ise HDP’nin TBMM’deki grubu ve DBP’nin Kürdistan’daki Belediyelerdeki temsili. Bunlar tasfiye ediliyor. Türkiye Saray ve Kışla’nın eliyle “bölünmeye” doğru sürükleniyor.

Akla aykırı gibi gelse de, öyle değil. Bu olan biten, “yenilginin kaçınılmaz kıldığı” bir yıkıcı savaştır. Son kozlar oynanıyor.

Baksanıza, bugün gazetemizle dayanışmada bulunan “dört nöbetçi” yine yargı önünde. Muhtemelen tutuklanacaklar.

Neden? Çünkü bu “nöbetçiler”, Türkiye tarihinde istisnai bir rol oynamaya adaydır. Kısaca anlatayım:

Saray-Kışla iktidarı hem en güçlü, hem de en zayıf olduğu anı yaşıyor. Bakın Kürdistan’da “yapabileceğinin maksimumunu” yaptı. Yani gücünün zirvesinde olduğunu gösterdi. Buna rağmen direniş sürer, halk yılmaz ve teslim olmazsa ne yapacak? Hiçbir şey yapamayacak, çünkü yapabileceği her şeyi yaptı. Bundan sonrası şehirlere “kimyasal ve biyolojik” saldırı yapmak. Bunu yapamaz. NATO bile tepesine biner.

Şimdi bu şartlarda, bir an düşünelim: ABD’de Zarrab davasında işler 17/25 Aralık sanıklarına kadar uzandı. Büyük beladır. O ABD, Aralık 1989 yılında “kara para aklayan” Panama devlet başkanı Noriega’yı kaptığı gibi New York’a götürüp hapsetmişti. Böylesi olmaz elbette, ama, başka türlüsü olur. Olunca ne olur?

Bugün üzerine “korkunun ölü toprağı serpilmiş” olan Batı “milli bir utanç ve öfkeyle” ayağa kalkar. Tek başına başarması mümkün değildir. Ezilir. Ama eğer Batı ile Doğu demokrasi blokunda birleşirse, Türkiye’nin karanlığına güneş doğar.

Bu iki yakayı kim birleştirebilir?

Bizim gazetemizle dayanışmada bulunan aydınlar.

İlk büyük krizde Batı onların sesine kulak verecektir.

Hasan Cemaller, Can Dündarlar, Aydın Enginler, Ayşe Düzkanlar, Celal Başlangıçlar, İhsan Eliaçıklar, tutuklu (Şebnem Korur Fincancı, Ahmet Nesin, Erol Önderoğlu) “üç nöbetçi”, tutuklanacak olan “dört nöbetçi”, ifade veren “otuz nöbetçi”…Bunlar, yalnızca bunlar, Batı’nın ulusalcı, laik, demokrat ve liberalleriyle ve özgürlükçü müslümanlarıyla Doğunun oligarşiye karşı mücadele eden yurtsever halkları arasında “köprü” olabilir, Türkiye’nin bu “iki yakasını” birleştirmekte tarihi bir rol oynayabilirler.

İşte o gün oligarşik iktidar yıkılır.

Oligarklar yıkılmamak için Türkiye’nin iki yakasını birleştirecek olan “köprüye” tutuklamalarla tahrip kalıpları yerleştiriyorlar…

Şimdi görev, sabotajcılara karşı “ortak vatan köprüsünü” savunmaktır…