HPG Basın İrtibat Merkezi, TC devletinin 24 Temmuz 2015 tarihinde güney ve kuzey Kürdistan’daki gerilla güçlerine yönelik düzenlenen hava saldırılarıyla başlayan iki yıllık savaş sürecinin bilançosunu açıkladı.
Açıklamada, Öcalan’ın İmralı zindanında iki yıl boyunca zorlu koşullarda sürdürdüğü demokratik çözüm tartışmalarının 10 maddelik Dolmabahçe mutabakatıyla bir çerçeveye ulaşmasına rağmen TC devletinin özel savaş taktiğine dayalı olarak geliştirdiği oyalama ve provokasyonlarla savaşı geliştirdiğinin altı çiziliyor.
Kendi diktatörlük hayallerini Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin bastırılmasına bağlayan Erdoğan’ın, MHP ile ittifak yaparak ve bazı dış güçlerle ilişkilerini düzelterek 24 Temmuz 2015’te yeni bir savaş süreci başlattığına hepimiz tanığız. Fakat buna rağmen savaşın gerçek karakteri ve sorumluluğu konusunda yaşanan kafa karışıklıkları da ortada.
Erdoğan’ın tüm Kürdistan’ı ve hatta tüm bölgeyi kendi malı sayan; kendi din, mezhep, siyasi düşüncesi dışında herkesi dışlayarak, kriminalize ederek yok sayan gerçekliğine karşı gelişen direnişi halen süreci bozan temel irade olarak gören aymazlık, açıklamada sözü edilen “özel savaş” yöntemlerinin ne denli başarılı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Hatırlardadır çözüm süreci; gerillalar sınır dışına çekilmiş, savaşın sonlanacağına dair umutlar zirve yapmışken AKP iktidarı zindanlarda tedavi göremeyecek durumda olan hastaların tahliyesini bile pazarlık konusu yapmıştı. Erdoğan’ın iyi niyet beyanı olabilecek bu cüzi talebi pratikleştirmekten imtinayla kaçınması o zaman da çokça sorgulanmamıştı.
Gerillaların çekilmesini fırsat bilerek yeni karakol yapımlarına başlayan, bu karakolları protesto edenleri katleden yine aynı iktidardı. Sınır yollarını kapatan, çekilen gerillalara pusu kuranlar da aynı iktidarın askerleriydi.
Ülkeyi teröristlerin geçiş, konaklama ve örgütleme merkezi haline getiren, sadece Kürtlere değil, tüm Ortadoğu ve dünyaya umut aşılayan, adeta zifiri karanlık içinde bir umut ışığı olan Rojava devrimine tahammülsüzlüğü ve düşmanlığıyla bölge savaşına giren de aynı diktatördü.
Dünyanın etrafında birleştiği Kobanê direnişine, DAİŞ’in ekonomik merkezi konumundaki Girê Spî’nin özgürleştirilmesine, Êzîdî halkının katliamdan kurtulmasına öfkeyle tepki veren de yine aynı zattı.
Hafıza tazeleyelim diyeceğim ama Erdoğan diktasının yürüttüğü baskı, şiddet ve katliam politikasının çetelesini tutmak gerçekten oldukça zor.
7 Haziran 2015 seçim süreci ve ardı sıra gelişen “400’ü verin bu iş huzur içinde çözülsün” sözleri, miting ve gösterilerde patlatılan bombalar, cadı avı kabilinde yürütülen tutuklamalar, Kürt siyasi hareketini tümüyle tasfiye çabaları, tüm kazanılmış belediyeleri gasp etme, Suriye işgali, Şengal ve Rojava saldırıları; toplumda yükselen ırkçı dalga, toplumsal cinnet hali, kadına yönelik katliamların artışı, işçi sınıfı ve sendikalaşmanın sonlandırılması çabası ve daha da uzatılabilecek listeyle esas savaş kaynağının neresi olduğu açıkça görülebilir.
Deyim yerindeyse uçan kuşa bile sataşan bir diktatör bozuntusunun varlığına rağmen Kürt Özgürlük Hareketini geçen iki yıllık savaşın sorumlusu olarak adlandıran yaklaşımlar en hafif deyimle basiret bağlanmasıyla açıklanabilir.
Şüphesiz bu denli kanlı ve şiddetli geçen iki yıllık savaşı salt rakamlara bağlamak mümkün değil. Ölen, öldürülen sayısı savaşın gerçek sonuçları değil. Fakat bu iki yıllık şiddetli savaş sürecinin herkes tarafından doğru tahlil edilmesi, savaşın sonuçlarının yakıcılığının bilinmesiyle yakından bağlantılı olduğu da bir gerçek.
Bu anlamıyla HPG’nin açıkladığı iki yıllık bilançoyu yeniden yeniden gözden geçirmek ve bu savaşta sorumluluğu olan iradeleri doğru tespit etmek ülkenin geleceği için kaygılanan tüm kesimler açısından bir görev konumunda.