İki yıl önce Mübarek vardı. 30 sene ülkeyi, muhaliflerini acımasız yöntemlerle bastırarak yönetmiş “laik” bir diktatoryal rejim kurmuştu. Devrilmesi yüzlerce insanın canına mal oldu.
Sonra Mursi geldi. Ülkenin Anayasasını dinci esaslar üzerine şekillendirdi, tüm itirazlara kulağını tıkadı ve Müslüman Kardeşler’in ajandasını tüm ülkeye dayattı. Bir darbeyle devrildi, yüzlerce insan öldü.
Sonra Sisi geldi. Mısır’da “laik bir demokrasi inşa edilmesi için” Müslüman Kardeşler’i askeri bir darbeyle devirdi. Ülkeye şu anda yakın tarihinin en kanlı dönemini yaşatmakta. Ölü sayısı binlerin üzerinde ve her geçen saat artıyor.
Hepsinden önce Nasır vardı. İsrail’le savaşıp durdu. Hepsinde de yenildi. Ülkedeki muhalifleri bastırma yöntemlerinin mucidiydi. Modern Mısır’ın en kudretli adamlarından biriydi.
Ondan sonra da Enver Sedat geldi. İsrail ve ABD’ye yüzünü dönüp Arap ülkeleriyle arasına mesafe koydu. İktidardan hiç vazgeçmedi. Bir askeri tören sırasında kendini selamladığını düşündüğü bir grup asker tarafından kurşunlanarak öldürüldü.
1956-2011 yılları arasında üç adamın iktidara damgasını vurduğu Mısır’da her iktidara gelenin diktatoryal eğilimlere girmesi çok da garipsenecek bir durum değil. Gücün kutsandığı, siyasetin bir ülke üzerinde en küçük birimlere kadar total hakimiyetle değerlendirildiği bir bölgede hemen hemen tüm liderlerde aynı eğilimi görebiliriz.
Ortadoğu’da demokratik bir sistemin inşası henüz hiçbir ülkede gerçekleştirilemedi. Parlamenter sistemlerin işlediği ülkeler var ancak hiçbir ülkede sağlıklı bir demokratik sistem oturtulabilmiş değil.
Bunun en büyük nedeni bölgede hemen hemen tüm ülkelerde merkezi idarelerin son derece güçlü olması.
Merkezi idareler ne kadar güçlü olursa olsun, toplumsal yaşama ne kadar hükmederse hükmetsin kendi özünde olağanüstü zayıf yönetimlerdir. Tarihteki tüm örneklerine bakın, baskıcı rejimlerin yıkılışını ateşleyen olaylar hep devletin kudreti karşısında son derece cılız olarak değerlendirilebilecek bir toplumsal kalkışmayla başlamıştır. Sistem o kadar ağırdır ki, kendi ağırlığı altında çöker. Kendi sonunu içinde barındırır.
Bizim bölgemizde iktidarı eline her geçiren de kendi adını tüm yaşamı boyunca hükmetmiş, kudretli diktatörlerin sırasına adını yazdırmak için olağanüstü bir çaba sarf eder. Heykelinin dikileceği günlerin hayalini kurar.
***
Ortadoğu’da demokratik sistemin anahtarı özerkliktir. Tüm toplumsal grupların kendi iktidar alanlarına sahip olduğu, bunlar üzerinde tekellerin kurulamayacağı bir düzenin inşası Ortadoğu için elzemdir. Mevcut merkezi sistemlerle hiçbir şekilde demokratik bir sistem kurulamaz.
Mısır’da Nobel Barış Ödülü almış bir adam dahi kendini merkezi iktidarın cazibesine kaptırır. İnsanları öldüren sistemin yanında yer alır. (Sonradan hatasını fark edip istifa ettiyse de pek kendini kurtardığını söyleyemeyiz.)
Eğer değişim için, demokrasi için değil iktidar için mücadele edilirse insan kıyımları da kaçınılmazdır. Sonuçta iktidar ihtiraslarıyla uzaktan yakından alakası olmayan yüzlerce, binlerce insan meydanlarda ölürken bu mücadelenin aslında hiçbir kazananı yoktur.