İktidar kişiliği bir başkalaşım halidir. İnsani ve toplumsal özden boşalmadır. Bu kişilikte ego adeta obezite olmuşçasına şişmektedir. Ruhsal olarak da megalomandır. Güce tapınır ve biriktirmekte sınır bilmez. Oluşturduğu güç şemsiyesi altına girmeyen herkes ona göre düşmandır. TC cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da siyasi yaşamı ve özellikle de son birkaç yıllık kesiti iyi incelenirse bu durum bariz olarak görülecektir. Günümüz Erdoğan’ı bu gerçekliğin zirvesini yaşamakta ve freninden boşalmışçasına tehlikeli bir ilerleyiş halindedir.
Büyük devrimci Lenin, “hiçbir diktatör, iç savaş çıkarmadan tahtını terk etmez” demişti. Erdoğan iç savaşı da aşarak bir bölgesel savaşı körüklüyor. TC’nin Kürtlere karşı sürdürdüğü sistematik saldırı ve savaşı zirveleştirdiği gibi şimdi de bunu tüm Ortadoğu coğrafyasına yayma pratikleri içerisindedir. Başta Suriye ve Irak olmak üzere birçok ülkede gizli-açık operasyonlar gerçekleştirmektedir. “Ülkem topraklarında kimseye operasyon yaptırmam” diyen Erdoğan başka ülke topraklarında pervasızca operasyonlar gerçekleştirme hakkını kendinde görebilmektedir. Üstelik bunu meydan okuyarak yapmaktadır. Çünkü güvendiği araçları vardır. Bunların başında da bilindiği gibi DAİŞ gibi vahşi bir yapılanma gelmektedir. Bu katil sürüsüyle Kürt katliamını sürdürdüğü gibi aynı zamanda bunlarla başta ABD ve Avrupa gibi çıkarlarının bozuştuğu birçok gücü de tehdit etmektedir. Tehdidin de ötesinde yer yer katliamlar yaptırmaktadır. Paris’ten New York’a birçok katliamın arkasında Erdoğan beslemesi DAİŞ’ın olduğunu sağır sultan dahi biliyor.
Aynı Erdoğan diğer bir Kürt düşmanı kirli örgüt olan Fethullah Cemaati ile yıllarca birlikte ülkeyi yönetti. Çıkarları çatışınca da iktidar savaşına tutuştu ve TC iktidar tarihinin ilk “sıcak” iç çatışması yaşandı. Bu durum Osmanlı’dan beri süregelen bir gelenek olmaktadır. Sonra da bu iktidar savaşı, başta Kürdistan halkı olmak üzere Türkiye halklarına karşı da yeni bir saldırı hamlesinin gerekçesi kılındı ve bu saldırı şimdi tüm hızıyla “OHAL” adıyla sürdürülüyor. Üstelik “demokrasi” adına!
Bu derece sıcak olmasa da benzeri bir iktidar çatışması Adnan Menderes ile İsmet İnönü arasında da yaşanmıştı. Aslında Erdoğan ile Menderes arasında dikkat çeken benzerlikler var. Erdoğan gibi Menderes de “muhafazakar” kimliğiyle oldukça zikzaklı ve son derece pragmatist bir siyaset izlemiş. Menderes, TC’yi NATO’ya üye yaptığı gibi bu örgütün operasyonlarına ve özel savaş uygulamalarına da aktif katmıştır. Başta ABD olmak üzere dış güçlere bağımlı bir ekonomi politikası izlemiştir. ABD, yardımları kesince de yönünü Rusya’ya çevirmiş ve oradan kredi almıştır. Bu yüzden de yargılanmasında “Rus casusluğu”yla suçlanmıştır. Erdoğan ve AKP de ABD patentli bir siyaset ile yola çıktılar ve şimdi Rusya ile oldukça haşir neşir bir ilişki içerisindedirler. Erdoğan da Menderes de toplumsal muhalefete en sert bir biçimde yöneldiler. Menderes idam edildi. Elbette, idam savunulacak bir uygulama değil ve bir insanlık suçu. Ancak Erdoğan da işlediği insanlık suçlarından dolayı Kürdistan halkı ve Türkiye halkları tarafından yargılanacaktır.
Erdoğan iktidarı şahsında gerçekleşen aslında tarihte defalarca yaşanan dikta bir rejimdir. Bu yönüyle en çok da Hitler’e benzemektedir. Ama bir diktatör olarak Erdoğan’ın kendine has özellikleri vardır. Her şeyden önce kendi esas köklerinden kopuk ve devşirme bir kişilik. Sözde dindar kimliğiyle Vahabilik’ten İhvancılığa kadar birçok ipte oynamış ve soluğu DAİŞ vahşetini organize etmede almıştır. En çok sömürdüğü ve katlettiği insanlık değerlerini de çekinmeden ağzına pelesenk edebilmektedir.
Kürt halkı Erdoğan kişiliğini ve iktidarını gayet iyi tanımaktadır. Burada artık sorun yoktur. Sorun Türk halkı ve onun aydın ve demokrat kesimlerinin Erdoğan’ı tanımasında ve tutum almasında düğümleniyor. Bu konuda CHP’nin adını anmaya bile gerek olmadığına, her sağduyulu insan anlam verecektir. Fakat diğer toplumsal kesimlerin sessizliği de oldukça düşündürücüdür. Hiç tepki umulmayacak milliyetçi muhafazakar bir insan bile Erdoğan’daki bariz tutarsızlığı görebilecek durumdadır. En güncel örnek, bir zamanlar Davos’ta Şimon Peres’e meydan okuyan Erdoğan’ın bugün İsrail ile gizli-açık ve kirli ilişkileridir.
Her toplumun bir ortak aklı vardır. İktidarların tüm manipülatif yönelimlerine rağmen bu akıl işlevini korumaktadır. İşte Kürt halkı en çok da bugünlerde Türk halkından bu aklı ve refleksi bekliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin 93. yılı yaklaşırken Erdoğan ve AKP gibi bir iktidar tarafından yönetiliyor ve hala Kürt halkının en doğal ve insani hakları dahi saldırıya uğruyorsa herkesin bir defa daha ve uzun uzadıya düşünmesi gerekiyor. Bu durumu ne Kürt halkı ne de Türkiye halkları hak ediyor. Bölgemiz kan revan bir durumdayken Erdoğan bununla yetinmemekte ve yeni saldırı ve operasyon işaretleri vermektedir. A, B, C planlarından söz etmektedir. Emperyal ve kanlı mesajlar vermektedir. Yeni DAİŞ’lar üretmektedir. Eğer bu tehlikeli yönelimler şimdiden görülüp önü alınamazsa halklara daha da ağır bedellere mal olabilir. Kürt halkı zaten mücadelesini de bedelini de veriyor ve Kobanê ile sembolleşen onurlu, başarılı zaferleri insanlığa armağan ediyor. Türkiye halklarının da en çok bu tarihsel süreçte bu insanlık mücadelesini sahiplenme zamanıdır. Sonradan ah vah etmek hiçbir şeyi kurtarmaz. Önemli olan tehlike belirdiğinde, harekete geçmektir.