Sömürgecilik, hiç kuşku yok ki politik ve ekonomik bir ilişki biçimidir; fakat kendi tutarlılığını ve meşruluğunu üretebilmek için yaslandığı zemin kültürel yapılardır. Bir ilişki biçiminin kendi başına varlığı söz konusu olamayacağı için bunu destekleyecek ek bir ‘açıklama’ ihtiyacı içerisindedir sömürgeci. Örneğin modern sömürgecilik tarihinde (Afrika, Hindistan vs.) bu açıklamaların ilklerinden biri yerlilerin aşağı varlıklar oldukları biçimindeydi. Sömürgeci ırkçı espriler, sinema ve televizyon endüstrisindeki imgeler ve diğer temsil biçimleri (‘kıro’ göstereni örneğin) aracılığıyla yerlilerin uygarlaşmamışlıkları, geri kalmışlıkları, aptallıkları vs. hakkında kimi şablonlar üretiyor ve bunları dolaşıma sokuyordu. İçerik başkalaşmakla birlikte mekanizma yapısal bakımdan aynen yerinde durmaktadır. Dikkatli bir göz, örneğin “Benim de Kürt arkadaşlarım var” söyleminin tam olarak bu şablonlardan türeyip geldiğini ve bu şablonlara hizmet ettiğini görecektir. Nasıl mı?

Şablonlar anksiyetik bir sömürgeci bilme biçimini, bu türlü bir bilgiyi biçimlendirirler. Tam da bu nedenle göründükleri kadar durağan ve istikrarlı değillerdir. Şablon, anksiyetik bir ‘sömürgeci bilmesi’dir. Bu nedenle şablonlara her başvuru ya da şablonların her revize edilişi, içten içe farkında olunan bu durumu, yani anksiyeteyi yatıştırma amacını güder. Geçmişin bütün imgelerinin seferber edilişinin nedeni de bir ‘ulusal anksiyeteyi’ yatıştırmak içindir.

Şablonlardan kurulu olan ırkçı düşüncenin, bilgi örgütlenmesi ile iktidar uygulaması arasındaki bir bölünme tarafından üretilmiş tuhaf bir sezginin eşlik ettiği bir yönetimsellik tarzı yarattığını belirtiyordu Homi Bhabha, Kültürün Yeri adlı kitabında. Bu yönetimsellik tarzı, temel pratiklerinde şablonların düzenlediği kimi ayrımları -ırk, kültür ve tarih üzerine ayrımlardır bunlar- tanıdığını varsayarak konumlanır. Ama bu ayrımlar en nihayetinde şablonlara, ırk teorilerine ve belirli bir bölgedeki askeri yönetim deneyimlerine dayanmaktadır. Bu yönetimsellik önyargılı, ayrımcı, arkaik, mitsel birtakım kültürel ve politik ideolojileri üzerinde kendi kendisini kurumsallaştırma arayışındadır. Ama bu mitsel, arkaik öğeler, bir yandan da modern sistemler içerisinde belirmektedirler. Örneğin, modern bir kurgu olarak ‘Türklük’ ile İslamlığın bir Türk-İslam sentezi olarak birleşmesi de bu çerçevede okunmalıdır.

Devreye giren bu arkaik öğeler, şimdinin yapısının içerisine yedirildikleri için kaçınılmaz bir biçimde fantezi üretirler. Şablonun ürettiği fantezi dünyası, sömürgecinin anlatısını durmaksızın istila eder, ona musallat olur. Sömürgeci geçmişi, geleceği, şimdiyi üst üste bindirir; kendisine fantastik bir hayaletler dünyası üretir, onun içinde yaşar.

Şablondaki sorun, bireyleri ya da grupları tek bir mekânda, tek bir zamanda sabitlemesidir. Sömürgeci iktidar, bu sabitleme işini yapabilmek için her şeyden önce şablonları sabitleme çabasına girmiş durumdadır. İlginç olan, sömürgeci iktidarın bunu bilerek yapıyor olmasına karşılık kendilerini muhalif sayanların, Türkiye’deki yeni (!) iktidar biçimi üzerine düşünenlerin, çalışanların bunu bir türlü göremiyor olmalarıdır. ‘Milli’ kimliğin asli kurucu yönleri inkâra dayanır. Hangi asli inkârlar yerlerini kabule bırakmışlar bu yeni iktidar döneminde? Hiç! Son derece yeniymiş gibi görünen bir dünya hiç de zannedildiği kadar radikal bir yenilik içermiyor olabilir çoğu zaman. Ezilenlerin bakış açısından bakmak bunun yeterli kanıtıdır.

Bu şablonları sabitleme ve yine bu şablonlar aracılığıyla belirli bir durumu sabitleme arayışının bizzat kendisi bunların o kadar da sabit olmadıklarını ortaya koyar. Hem bir narsisizm hâkimdir bu türlü bir söyleme, hem de bir tür saldırganlık (en şiddetli savaş biçimlerinden tutun da gündelik hayattaki şiddet döngülerine kadar). Paradoksal bir durumdur bu. Çünkü narsisizm, bir tür tek-benciliktir, fakat yine de kendinden asla tam anlamıyla emin değildir. İşte sömürgeci güçlerin ‘bilgisinin’ belirsizliğini, salınımlı halini görünür kılan da budur: Hem ötekiler üzerinde saldırgan bir egemenliğin ifadesi söz konusudur, hem de bu kimliğin kendisiyle ilgili narsistik bir anksiyetesi söz konusudur. Sömürgecinin iktidar ve egemenlik arzusunun asla gerçek bir nesnesi yoktur; o, bütün ideolojik ve kültürel etkinliğini, kendi kimliğinin kalbinde yer alan bu anksiyeteyi bastırmak için seferber etmektedir.