NURETTİN DEMİRTAŞ


“AGAHDARİ, AGAHDARİ!” diye bağırarak ve davulunu vurarak seyircilerin arasından çıkıyor sahneye…

Ama bu tellalı tanıyoruz! Öyle de olsa rolünü çok etkili oynuyor ve seyirciyi havaya sokuyor.

Tarihte bilinen ilk direniş konulu tiyatroyu canlandırıyorlar. Sofokles’in MÖ 440’lı yıllarda yazdığı ANTİGONE isimli oyununa Kürdistan uyarlaması yapmışlar. 

Aslında daha önce çeviri tiyatro oynamayacaklarına dair karar almışlar. Kararımız halen geçerli diyorlar. Fakat bir istisna oluyor bu oyun. Çünkü konusu direniş ve Kürdistan’da yaşanan trajedilere çok benziyor. 

Şanoya Çiya tam da adı gibi dağ tiyatrosudur ve elbette tüm oyunları direniş eksenli. İstisna bir çeviri tiyatro oynamaları, onu da ülkemize uyarlamaları belirttiğimiz gibi tarihte ilk olması ve konuyla alakalıdır.

Oyunda, yerde kalan bir cenaze vardır. İki kardeş birbirini öldürmüş ama birine devlet töreni yapılmış ve gömülmüş diğeri emirle meydanda bırakılmış; kız kardeş Antigone ölümü göze alarak yerdeki cenazeyi kaldırır. Çünkü “Her ölünün gömülme hakkı vardır!”


Cenazemize niye tahammül edilmez?

Şanoya Çiya izleyenleri öfkeye ve hüzne boğuyor. 

Agahdari, agahdari!

Şanoya Çiya, cenazemize bile tahammülü olmayan sisteme karşı tarihin ilk direniş tiyatrosunu yeniden canlandırarak herkesi direnişe çağırıyor!

Cenazemize niye tahammül edilmez? Bu nasıl bir düşmanlıktır? 

Faşizmden her şey beklenir. Fakat burada daha özel bir amaçları vardır. Kimliğimizi, varlığımızı kabul etmiyor, yok etmeye çalışıyorlar; bununla birlikte “ölünüzü bile kabul etmiyoruz” diyorlar. 

Yaşam hakkını gasp edenler istediğimiz gibi ölmemizi ve cenazemizin istediğimiz gibi, istediğimiz yerde defnedilmesini de kabul etmiyorlar. Son örneğini Ankara’da yaşadık. Herkes cenazesini kendi ülkesine defnetsin diyorlarsa Kürdistan’ı tanımak zorundalar. Fiilen yaptıkları buydu aslında.

Ölülerimiz nereye gömülüyse orası ülkemiz mi oluyor? İlk çağların yurt edinme çabası bugün de aynı şekilde geçerli midir? İnsanın doğduğu topraklarda huzur içinde bir mezar hakkı bile olmayacak mı? Yoksa penceremizin gördüğü bir mezarlıkta yerimiz olsun istemişsek o mezarlığın olduğu diyarı işgal edeceğimizden mi şüpheleniyorlar? Herkes kendine göre bir anlam yüklüyor.

Savaşta ölen bir Türk subayının kızı, babasının mezarını memleketine taşımıyor; “taşırsak orasının ülkemiz olmadığını kabul etmiş oluruz” diyor. Böylece babasının mezarını Kürdistan’da bırakıyor. Tam bir sömürgeci zihniyetiyle hareket ediyor. Bu olayı bir kitap yazarak anlatmış; bu kadar da önem veriyor. 

Kürdistan halkı buna karşı çıkmamıştır, çıkmaz da. Ölünün gömülme hakkına saygı esastır. Kürdistan’a düşman bir gücün subayı olsa bile! 

Olaya yurt edinme açısından bakılırsa, yaşanılan toprakların ulus-devlet kafesine alınması faşizm doğurmuştur; ortak yaşam anlayışı ise demokrasinin güvencesidir.

Bir diğer sebep ise “değersizleştirme” amacını gütmeleridir. Halkın kutsalları ve moral değerleriyle oynamak en kirli özel savaş yöntemlerinden biridir. 

Muğla’da neler yaşandığı açığa çıkınca bu kirli savaş yönteminin ne düzeye vardırıldığı da anlaşılmış olacaktır.

Agahdari, agahdari!

Ülkesi ve özgürlüğü olmayanın bir mezar hakkının bile olmadığı bir dünyada yaşıyoruz.


Tiyatronun ölümüne karşı çıkmak

Şanoya Çiya ölülerimize sahip çıkmaya çağırıyor! Bedeli ölüm bile olsa!

Oyunda kral, Antigone’ye ölüm cezası veriyor. Fakat kendi oğlunun ve eşinin de ölümüne sebep oluyor: Oğlu Antigone’yi seviyor, cenazesinin ayakları altında kendi canına kıyıyor; bunu gören annesi de aynı şeyi yapıyor.

Şanoya Çiya, bu oyunla tiyatronun da ölümüne karşı çıkıyor; ilk direniş tiyatrosunu canlandırarak, adına uygun tiyatro geleneğini sürdürüyor.

Tiyatro için mekân, kostüm, para vb maddi imkân arayanlara da duyurulur. Şanoya Çiya en doğal haliyle ve en kıt imkânlarla tiyatro yapıyor. Tiyatro yapmak konusunda ısrar ediyor. Ve sergilediği oyunla gözyaşları içinde alıyor alkışları…

Yunan halkına da gururla duyurabiliriz. Demokrat ve genç Başbakanı ve Kültür Bakanına Şanoya Çiya’nın teşekkürünü ve selamını da iletmeyi unutmayalım.