
Kasım ayında, Kürt tarihinde, hatta diyebiliriz ki Ortadoğu tarihinde bir çığırı, yeni bir doğuşu ifade eden PKK’nin, yani Partiya Karkerên Kurdistan’ın 34. doğuş yıldönümü… 34 yıldır kesintisiz bir biçimde özgürlük yürüyüşünü sürdüren PKK, Kürt halkı için yeni bir umudun, yeni bir düşüncenin, yeni bir felsefenin, yeni bir ruh ve yaşam tarzının manifestosu olmuştur. Tam 34 yıldır kutsal bir kavganın sönmeyen bir meşalesi olarak yanmaya devam ediyor. Kürdistan ve Ortadoğu’da her türlü çağ ve insanlık dışı düşünce ve yaşam tarzına karşı mücadele ederek bugünlere varan ve bugünden yarını yaratmanın arifesinde olan bir hareketin devrimsel adı olmuştur. PKK, Kürdistan’da tüm zamanların en doğru, en ideolojik, en erdemli ve adaletli bir irade olarak ortaya çıkmış ve bu iradeyi her gün hakikatin temel ilkelerine biraz daha uyarlayarak güçlü bir noktaya taşımaya devam etmektedir.
PKK hak, adalet ve hakikatin önce Kürdistan’da, sonra Ortadoğu’da, ardından ise tüm dünyada hayat bulması için kendini, onlarca kez katliamdan geçirilmiş Kürt halkının küllerinden yeniden yaratarak, büyük bir intikam yemini olarak şekillendirmiştir. Temel felsefesi özgürlük, hak ve adalet anlayışı eşitlik, siyaset ilkesi ise ahlaki-politik toplumdur.
Hiç kuşkusuz ki bu temel ilkeleri geliştirmesini, giderek maddi bir iradeye ve devrimsel bir kuvvete dönüştürmesini sağlayan, esas olarak 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de başlatılan silahlı mücadele gerçekliği olmuştur. PKK hareketini en fazla anlamlı kılan ve onu tarihin öznesi, hak ve adaletin temel arayışçısı haline getiren, 15 Ağustos atılımı olmuştur.
Eruh-Şemdinli baskını, daha doğru bir anlatımla burada sıkılan ilk kurşun, bir milat olmuştur. 15 Ağustos’tan önce ve sonra diye ayrıştırılan Kürdistan özgürlük mücadelesinin temel taşlarından biri olan ilk kurşunu anlamak oldukça önemlidir. Evet, sıkılan ilk kurşun ve ardından gerçekleşen bir halkın, bir ulusun, bu halk ve ulusa ait kadınların, gençlerin ve diğer tüm inanç gruplarının özgürlüğe doğru yol almaları…
* * *
İlk kurşun...
yılmış,
yıldırılmış,
diz çökertilmiş,
ruhu karartılmış,
iradesi paramparça edilmiş,
düşüncesi saptırılmış,
belleği silinmiş,
yüreğinin en derinliklerine büyük korkular salmış bir halkın, düşmanlarına karşı sıktığı ilk kurşunu aynı zamanda ruhuna sinmiş korkularına, yılgın kişiliğine, kırılmış iradesine de sıkılmış olarak görmüştü Dr. Frantz Fanon. Buna ilk kurşun teorisi diyenler de vardı. Tarihin değişik zamanlarında, birçok halk ve sınıf tarafından gerçekleştirilen bu ilk kurşun hikayesi, bu hikayenin gerçekleşmesinden onlarca yıl sonra bu kez Ortadoğu’nun en kadim halklarından biri olan Kürtler tarafından gerçekleştirilecekti...
Bir kişiden bir gruba, bir gruptan bir partiye, bir partiden bir siyasi orduya dönüşen ve yıl yıl, ay ay, gün gün, saat saat, an an çığ gibi büyüyen Mezopotamya’nın bu en kadim halkı olan Kürtler, kendi tarihlerini altın harflerle yazmanın eşiğine gelmişlerdi. „Artık ben de varım“ demenin en büyük gururunu yaşayacak bir sürecin arifesine gelmişlerdi. Varolmanın en derin hafifliğinden en anlamlı haline varmış ve belki de tarihlerinin en onurlu günlerine varmak üzereydiler.
* * *
Ve uzaklardan, Arap çöllerinden, Filistin’in kuytu köşelerinden, uygarlığın en eski diyarları olan Şam’dan, Halep’ten, Mısır’dan, Ürdün’den, Filistin’den, kısacası kutsal toprakları bağrından taşıyan Ortadoğu’nun dört bir yanında bulunan özgürlük neferleri yavaş yavaş kendi ülkelerine, öz vatanlarına, onlara hayat veren öz topraklarına, yani Kürdistan’a dönmeye başlarlar.
Vatan, ülke ve toprak özlemi ile „elveda kutsal topraklar, merhaba tanrının kutsadığı vatan“ deyip yola çıktılar dünyanın dört bir yanından…
Botan’a, Gabar’a, Cûdî’ye, Mereto’ya, Ararat’a, Kasrik’e, Avaşîn’e, Fırat’a, Dicle’ye, Murat’a, Eden Bahçelerine, yani İbram’ın, Yakub’un, Eyyub’un, Davut ve Süleyman’ın doğup büyüdüğü topraklara doğru yola koyuldular yabancı ellerden ref ref… Önce Botan’a, Gabar’a, Cûdî’ye, Kasrik’e ve ardından Mezopotamya’nın her yanına akmaya başladılar ve durmadan, bıkıp usanmadan, yorulmadan, kar, yağmur, fırtına, yaz-kış, açlık demeden akmaya devam ettiler uzaklardan…
Bu yolculukta Kandil’de Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin bir ihanet sonucu vuruldular; daha sonra Faruk Kılavuz, sekiz arkadaşıyla Hezil Çayı’nda boğularak sonsuzluğa doğru yol aldılar...
Gruplar halinde akın akın biriktiler dağların doruklarında, ovaların en kuytu köşelerinde, deşt ve vadilerin en derin yerlerinde gizlendiler, sonra üçer kişilik birimler halinde keşfe çıktılar, aç ve susuz kaldılar, dudakları, damak ve dilleri susuzluk ve sıcaktan dilim dilim kesildi, takip edildiler, izleri sürüldü, hainler peşlerine takıldılar ama onlar yılmadan, bıkıp usanmadan yollarına devam ettiler.
Ant içmişlerdi hayatı yeniden yaratmaya, yemin içmişlerdi dünyayı değiştirmeye, ne pahasına olursa olsun yeniden doğuşunu gerçekleştireceklerdi demokratik uluslarının. Bilinç vereceklerdi, düşünce kazandıracaklardı halklarına, fikir zenginliğine kavuşturacaklardı onları. Halkın nefesi, ruhu, düşüncesi, gözleri, kulak ve beyni olacaklardı...
* * *
Dört dağ arasında bulunan Eruh ve Şemdinli’de patlatılacaktı ilk kurşun... Dirilişe giden ilk yolun, ilk kurşunun sıkılması, patlatılması gerekiyordu. Önce kendilerine, kendi ruhlarına, kendi edilgenlik ve muğlak duruşlarına, beyinlerine yapışmış korku örümceklerine sıkmalıydılar ilk kurşunu... Ve sıkılmıştı ilk kurşun, sıkılmıştı ilk cesaret fişeği, sıkılmıştı yaşamı yeniden yaratacak olan domdom kurşunu. Ruhları teslim alan korkulara sıkılmıştı dağları mekan edecek olan kurşun.
Güneşin şaha kalktığı, ışınlarını birer ok gibi evrene gönderdiği güneşin en sıcak olduğu, adeta göklerden alevlerin, alazların yağdığı ağustos ayında sıkılmıştı ilk kurşun. 15 Ağustos’un şafağında, aydınlığın karanlığa çalım atıp ışınlarını göğe fırlatmak istediği bir anda sırtını dağlara veren, yılların suskunluğunu yaşayan, ama öfke ve intikam yeminiyle dolu olan Eruh ve Şemdinli’de sıkılmıştı bu ilk kurşun.
Daha sonra adı diriliş bayramı olarak anılacak bu ilk kurşunun sıkıldığı gün üzerinde Kürdün yaşamı yeniden inşa edilecek, yeni bir düşünce, yeni bir üslup, yeni bir ruh ve yeni bir bilinç Kürtlerde anlam kazanacaktı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, hiçbir şey eski kalıplara göre biçim kazanmayacaktı. Yeni bir ruh, yeni bir öz, yeni bir dünya düşlenerek anlam kazanacaktı hayat.
29 isyanın sonuncusuydu bu ilk kurşunun parolası olan isyan. 28 kez isyan etmiş olan Kürtler, bu kez dişlerini etlerine takarak kazanmaya ant içmişlerdi sıktıkları bu ilk kurşunla. İlk kurşun, kazanmanın en derin hali olarak Eruh’ta sıkıldıktan bir gün sonra, Kürdistan’ın tüm dağlarında, ova ve vadilerinde yankı bulur en görkemli bir biçimde. Bir hafta sonra ise tüm dünya Şemdinli ve Eruh’ta yankılanan bu sesi duyar ruhlarının en derinliklerinde.
Artık kurşun sıkılmıştı, ok yaydan çıkmıştı ve Kürtlerin tarihinde yepyeni bir sayfa açılmıştı… Bu tarihten sonra namus, şeref ve özgürlük kadar, bir kez daha kan, gözyaşı, ölüm ve zulmün en koyu hali de Kürtlerin yaşamının bir parçası haline gelecekti.
İlk kurşun bir milat olmuştu artık Kürtlerin tarihinde… Siyasetin, düşüncenin, ideoloji ve özgürlük felsefenin yanında, bir de kavganın en çetin hali yeniden eklenmişti Kürtlerin makus tarihine… Kürdistan artık ateştir, kan ve baruttur, talan, göç, ölüm ve zindandır… Ama aynı zamanda onur ve özgürlük tohumlarının ekildiği kutsal bir coğrafyadır…
* * *
İki yıl geçmişti ilk kurşunun ardından. Zor ve zahmetli iki yıl… Kan ve gözyaşı birbirine karışmıştı… Ekilen tohum kıraç toprağı yararak filizlenmişti. Canla, kanla, gözyaşıyla sulanarak boy vermişti filiz. 1986’yı gösteriyordu takvim yapraklarını... 28’in Mart’ıydı... Günlerden cuma...
Büyük bir çatışma yaşanmıştı bugün. Gün boyu süren çatışma büyük bir alana yayılmış, binlerce işgalci ordu elemanlarına karşı bir avuç olan gerilla büyük bir inanç, büyük bir irade ve onur kavgasını veriyordu göğüs göğüse... Hainler pusudaydı, parmakları tetikteydi katillerin, cellatlar kan istiyordu o gün… Ve işte o gün bir sayfa daha açılmıştı Kürdistan tarihinde… Cellatlar, hain ve katiller güruhu ile özgürlük sevdalıları karşı karşıya gelmişlerdi o gün. Hava kararmak üzereydi. Operasyon başlamıştı büyük bir hızla. Gökyüzünün derinliklerinde, dağların doruklarında, vadilerin en derin kuytularında silah ve bomba sesleri yankılanıyordu. Namlulardan çıkan kıvılcımlar gökyüzünü aydınlatıyordu. Bu gecenin en karanlık bir anında, kan ve barut kokusunun iç içe geçtiği hain gecede kör bir kurşun bulmuştu ilk kurşunu sıkan komutanın kutsal bedenini…
Agît, yani Mahsum Korkmaz bu hain ve puşt günün gecesinde Gabar dağının bağrında toprağa düşmüştü…
O fiziki olarak yoktu artık, yoktu o artık, bedeni, kutsal gövdesi toprağa düşmüştü, ruhu göğe doğru yükselmişti, ama ondan sonra doğan tüm çocuklar Agît olmuştu… Şimdi her evde, her köşede, her dolambaçta, her oyunda onlarca, yüzlerce Agît var. Agîtler Gever’de küçük avuçlarıyla taş atıyor cellatlara, Van’da barikatlar kuruyor hainlere karşı, Colemêrg’te „Bijî PKK“ sloganları haykırıyor ve Kürdistan’ın dört bir yanında panzerlerden atılan kurşunlarla can veriyorlar Uğurlar ve Ceylanlar….
* * *
Hızla yol alan bir avuç yürekli insan, 90’lı yıllara gelindiğinde daha büyük ve görkemli bir halk iradesine ulaşmayı başarır... 90’lı yıllar, TC’nin kirli savaşı derinleştirdiği, halk serhildanlarının kanla ezdirilmeye çalışıldığı, köy boşaltmalarının, insan hakları ihlallerinin, Kürt aydınlarının, gazetecilerin, işadamları ve dostlarının faili meçhul cinayetlerle imha edildiği bir konseptle başlar…
Halk bu konsepte karşı baş kaldırır, serhildanla cevap verir. Nusaybin halkı günlerce sokaklarda özgürlük şarkılarını haykırır, Cizre halkı Newrozları görkemli serhildanlarla kutlar. Amed, „ben de varım“ der ve yediden yetmişe herkes sokaklarda „PKK halktır halk burada“ sloganlarıyla yeri göğü inletir...
27 Kasım, 15 Ağustos, Newroz ayları ile hayatlarını kaybeden gerilla, Kürt gazetecileri ve aydınlarının cenaze törenleri serhildanlara dönüşür. Kürt halkı için her gün bir serhildan olur artık. Korku ve ölümü yenmiş, ruhunda yepyeni bir hayatı yeşertmiş, yiğit ve özgürlüğe sevdalı bir halk gerçekliğine dönüşür…
* * *
28 yıldır kendini durmadan üreten ilk kurşun ruhu, bugün canlı bir hayat olup dolaşır bütün Ortadoğu semalarında. Sömürgecilerin, emperyallerin, zalimlerin, hain ve ruhlarını bir tas çorbaya satanların beyinlerinde dolaşan bir korku kütlesidir, bir heyelandır, bir fırtınadır, bir taş ve yağmur sağanaktır, bir bahozdur, bir bagerdir.
Halkların devrimci intikamı, ezilenlerin iradesi, emekçilerin öfkesi, inançların Zülfikar’ı, özgürlüğe adanmışların okulu olan bu ilk kurşun ruhu, bugün dağların doruklarında bir asmîn, ovaların derinliklerinde bir gelincik, köylerde el değmemiş toprak, şehirlerin labirentlerinde hayatları kararmış emekçiler için umut, dört parça halinde köle konumuna getirilmiş Kürdistan halkı için özgür, ortak ve komünal bir yaşam sigortasıdır.
Ey, ilk kurşunu önce kendine, sonra yoldaşlarına, ardından da düşmanlarına sıkan BAŞKOMUTAN!
Ey, ilk kurşunla yeni bir ruh yaratan İNSAN!
Ey, iğneyle kuyu kazarcasına dünyanın dört bir yanına dağılmış halkına önce varolma bilinci, sonra yeni bir yaşamı, ardından da ulus ve halk olma düşüncesini bıkıp usanmadan, yılıp yorulmadan aşılamayı bir zanaatçı titizliği ile başaran çağdaş MUSA! Eyyüp ruhlu BİLGE!
Ey, Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa demokrasi, eşitlik, özgürlük ve ortak bir komünal yaşam için çarmıha gerilmekten korkmayan Çağdaş İNSAN!
Ey, tam on üç yıldır bir deryanın orta yerinde, sekiz metrekarelik bir hücrede, suyun ve göğün maviliklerinden başka hiçbir şey görmeyen, dalga ve bedeni çürüten sert rüzgarın sesinden başka bir şey duymayan ezilenlerin sadık dostu, halkların yoldaşı, Kürt halkının rêberi SEROK APO!
Arkadaşların, öğrencilerin, rehevallerin olarak bize armağan ettiğin ilk kurşun ruhunu yaşatmak için; bize verdiğin bilinci, düşünceyi, irade ve özgürlük ruhunu her gün yeni bir kazanımla pekiştirmek için; bize „ne pahasına olursa olsun, canınız, başınız, bedenleriniz de gitse, kelleniz de uçurulsa, elleriniz, kollarınız, bedenlerinizdeki tüm kemikler paramparça da edilse HAKİKAT arayışından vazgeçmeyin“ sözünün gereklerini yerine getirmek için, son kırk yıldır yaratmış olduğunuz değerleri korumak, kollamak ve sonsuza kadar güvenceye almak için bir kez daha söz veriyoruz ki hep, ama hep, tek bir saniye bile durmadan, bıkıp usanmadan, hiçbir zalimin önünde diz çökmeden çalışacağız...
FUAT KAV