"İşkence, ya da CIA’in diliyle ‘zorlayıcı sorgulama’, tutsakları iradeleri dışında itirafta bulundurmak amacıyla derin bir desoryantasyona [Gerçekle bağın koptuğunu gösteren tuhaf davranış ve konuşmalar] ve şok durumuna sokmak amacıyla tasarlanmış bir dizi teknik demektir. Esas mantık, 1990’ların sonlarında gizliliği kalkan iki CIA kılavuzunda ayrıntılı bir şekilde ortaya koyulmuştur. Orada, ‘direniş kaynakları’nı çözmenin yolunun, tutsaklar ile onların etraflarındaki dünyayı anlama yetenekleri arasında şiddetli kopuşlar gerçekleştirmek olduğu açıklanmaktadır. İlkin duygular (başınan torba geçirerek, kulakları tıkanarak, kelepçe vurarak, dış dünyadan tamamen izole ederek) herhangi bir algıdan yoksun bırakılır, sonra beden şiddetli bir uyarım bombardımanına tabi tutulur (hızla yanıp sönen ışıklar, yüksek sesli müzik, dayak atma, elektrik şoku).
Bu ‘yumuşatma’ aşamasının amacı beyinde bir tür kasırga yaratmaktır: Böylelikle tutsaklar gerileyecek ve artık mantıksal olarak düşünemez ya da kendi çıkarlarını koruyamaz hale geldikleri korkusuna kapılacaklardır...
... Bu duruma, kişiye, içinde bulunduğu o dünyadaki kendi sureti kadar aşina gelen dünyayı sanki yok eden travmatik ya da ikinci dereceden travmatik deney sebep olmaktadır.”
[Şok Doktrini-Felaket Kapitalizminin Yükselişi: Naomi Klein (Syf: 19-20)]
Zindana girmemiş ya da kişi olarak işkenceden geçmemiş olsak bile ne kadar da tanıdık geliyor değil mi?
Günümüz dünyasında toplumsal yaşamı açık bir zindana çeviren iktidarlar, bu tür şok etkisi yaratabilecek olaylarla kitleleri tam olarak istedikleri ‘kıvama’ getirmeye çalışmakta. Nitekim aynı kitapta milyonlarca insan açısından ‘aşina olunan dünya’yı yok eden 11 Eylül şoku buna örnek gösterilir.
Bush yönetimi tarafından Ortadoğu’ya müdahale ve Irak işgaline gerekçe yapılan bu saldırılar ardından artık ‘yeni bir dünya’ya uyanmış olduk. Savaş, işgal, Sünni-Şii çatışması, cihadist terör, intihar saldırganları, insanları nerede yakalayacağı bilinmeyen patlamalar, kan, ölüm ve gözyaşı; Suriye’de somutlaşan üçüncü dünya savaşı, yıkılan/yakılan kentler, yoğun mülteci hareketliliği ve bunun yarattığı toplumsal dalgalanmalar hepimiz üzerinde uygulanan günlük şok pratiklerinden sadece bazıları.
Bu tabloya Musul işgaliyle büyük katkıda bulunan DAİŞ, şokun dozajını en üst düzeye taşırdı. Adeta “insan, insana yapmaz” diyebileceğimiz ne varsa DAİŞ pratiğiyle kabullendiğimiz, alıştığımız gerçeklere dönüştü.
Irak parlamentosundaki Êzîdî milletvekili Viyan Daxil’in, bir Mısır televizyonuna verdiği söyleşide anlattığı şu olay gibi; “Bir zindanda (DAİŞ zindanında) üç gün boyunca aç ve susuz bırakılan Êzidî bir kadına bu süre sonunda bir tabak pilav ve et getirmişler. Çok aç olduğu için yemeği yemiş. Yemeği bitirdiğinde ise ona şöyle söylemişler; ‘Senden aldığımız bir yaşındaki oğlunu pişirdik ve biraz önce onu yedin”.
Vahşetin ta kendisi olan bu olaylar ne kurgu ne de uzak olduğumuz bir gerçek.
Son örneğini Sakarya’da yaşadık; “Sakarya’nın Kaynarca ilçesinde Suriyeli dokuz aylık hamile kadın, 10 aylık çocuğuyla kaçırıldı. Ormanlık alana götürülen genç kadın tecavüz edildikten sonra oğluyla birlikte başı taşla ezilerek öldürüldü.”
Daha da yakınlaşalım isterseniz;
“Taybet İnan, 19 Aralık 2015 günü sokağa çıkma yasağının olduğu Silopi’de keskin nişancılar tarafından vuruldu. Saatlerce yaralı halde yerde kaldı ve eşi ile çocuklarının gözleri önünde yaşamını yitirdi. Cenazeyi almaya çalışan kaynı Yusuf İnan da vurularak öldürüldü. Taybet İnan’ın cenazesi tam 7 gün boyunca yerde kaldı. Beyaz bayraklarla almaya giden herkese ateş açıldı ve eşi de kolundan yaralandı. 23 gün sonra defnedilen cenazesine eşi ve çocuklarının katılmasına izin verilmedi.”
Ya Cizre’de bodrumlarda canlı canlı yakılanlar? Ya sağ yakalanıp kurşuna dizilen, kafası kesilen gerillalar? Parçalanmış cesetleri sosyal medyada zafer edasıyla sergileyenler?
Bu gibi haberler (çıplak gerçekler) artık yüzümüzde beliren anlamsız kısa bir refleks dışında bir tepki doğurmuyor. Bunların sömürü ve iktidar düzeni içindeki ‘normal uygulamalar’ olduğu yanılsaması ise aslında bu yaklaşımlarla mücadeleden ne denli kaçılabildiğini gözler önüne seriyor.
...
Niye mi yazıyorum bunları; Açıkça itiraf etmenin zamanı gelmiş de geçiyor.
İnsanlığımızdan oluyoruz. Ağır gelse de insan olmanın gereklerini sadece yeme, içme ve üremeye endekslemiş bir kitleyiz, o kadar. Birbirimizi sahiplenme, hakkını savunma, bir başkasının özgürlüğü ve insanca yaşaması için direnme bir tercih ya da yol değil bu kitle için.
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın yaşamasına ama dokunmadığı kimse kalmadı ki...
Halbuki biz Kürtler büyük bir direniş tarihinin ardılları olarak son 40 yılımızda büyük başarılar elde ettik. İsminin anılamadığı, dilinin yasaklandığı, tarihi yok sayılan bir halk günümüzde Rojava devrimi şahsında tüm dünyaya öncülük yapar düzeye gelmişse bunu borçlu olduğumuz bir gelenek var. Ve bu gelenek ne kazandıysa büyük direnerek, iğneyle kuyu kazarcasına titizlenerek, sabır ve kararlılıkla kazandı.
14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişinin mimarı Mehmet Hayri Durmuş bu yüzden “Kendi kazandığın, kanını vererek aldığın hakları hiçbir güç elinden alamaz” demişti. İşkenceye, kendi olmaktan çıkarılmaya, yok sayılmaya, kandırılmaya, katledilmeye, aşağılanmaya karşı ilkeli ve onurlu duruşun nasıl olması gerektiğini bu söze duyduğu inançla pratikleştirdi.
Unutmayalım; Ahlaki yozlaşma bir aşınma değil, iktidarın bilinçli politikalarının toplumsal karşılığıdır. Ve bu aşınmayı düzeltmek yine yozlaşmaya maruz bırakılan toplumun görevidir. Yakınmak, beklemek onay vermektir.
Unutmayalım; hayatta uğruna savaşmaya değecek çok şey var. Kafamızı kaldırıp bakmamız yeter...