Bir ulus için en büyük felaket, onun yaşama iradesinin elinden alınmasıdır. Bu ise köleliğin kabul ettirilmesi, hatta her türlü kaba ve ince ölümün dayatılması ve giderek bunun tek seçenek haline getirilmesidir. Bu bir ulusun, dolayısıyla bir halkın felaketi anlamına geldiğini belirtmeye bile gerek yoktur.
İşte bugün AKP ve yeşil fasizmin Kürtlere dayattığı budur! Bu dayatma, neredeyse Kürtlerin Türklerle ilk karşılaştığı andan itibaren başlamıştır. Her fırsatta Kürtlerin iradesini hiçleştiren ve daha da önemlisi fırsat buldukça da kırımdan geçirme siyasetini izleyen Türk devleti, bugün bu kırımın en derin, kapsamlı ve kaba halini dayatmaktadır.
Farklı İslami eğilimlerden devşirilmiş sahte ve politik erkin en palazlanmış temsili olan AKP ve Tayyip Erdoğan, Kürtleri bir kaşık suda boğmak için adeta konsept üstüne konseptler oluşturmaktadır. Bir taraftan askeri ve siyasi, öbür taraftan kültürel ve dilsel operasyonları ile adeta Kürtleri soykırımdan geçiriyor. Belki de TC tarihinde ilk kez bu kadar geniş ve kapsamlı operasyonlar yapılıyor. Sözcüğün gerçek anlamıyla Kürtler, bugün yeşil faşizminin ölüm çemberine alınmış durumda. Her gün biraz daha daraltılmak istenilen bu ölüm çemberinin, bundan birkaç gün önce Van’da seçilmiş beş belediye başkanın, birçok ilçe ve il başkanın gözaltına alınması ve ardından Bekir Kaya’nın tutuklanmasıyla çok daha derinleşeceğini gösteriyor.
Kürdistan’ı adeta yeni baştan işgal ederek, yaşamı Kürtlere zehir etmeye ant içmiş olan AKP faşizminin esas amacı, kendisine karşı büyük bir direniş içinde olan Kürt halkının örgütlü iradesini kırmak ve Önderliğini devre dışı bırakıp, bazı sahte liderlere belli bir statü kazandırmaktır. İradesini kırarak teslim alma, pişman ettirerek kişiliksizleştirme, güçten düşürerek köleleştirme, satın alarak, kırıntı vererek, önüne kemik atarak kendine bağlama siyasetini en kaba biçimde temsilini yapan AKP faşizmi ve onun Führer’i olan Tayyip Erdoğan, son dönemlerde çok daha çılgınlaşmış bir konuma girmiş bulunmaktadır. Sanki hayatının son demlerini, Kürtlerin soykırımını gerçekleştirmek amacıyla kullanmayı düşünmektedir. Elbette ki bu bireysel bir istem değil, uluslararası güçlerin verdiği bir görevdir. Bu görevi verenlerin arasında ABD ve Avrupa devletleri de vardır.
Aslında oluşturulan konseptlerin, yapılan açık ve gizli planların, gerçekleştirilen katliamların ve hayata geçirilen tüm plan ve kararların arkasında bu devletler vardır. Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’a yapılan komplonun planlayıcısı ve uygulayıcısı da bu devletler olduğunu artık biliyoruz. Bunun en somut örneği Roboskî katliamıdır. ABD’nin istihbaratı verdiğini, Türk devletinin de katliamı gerçekleştirdiğini bizzat ABD itiraf etmiştir. 
Gelinen aşamada Kürtler ne yapmalı, nasıl hareket etmeli?
Aslında Kürtler ne yapmaları gerektiğini gayet iyi biliyorlar. Oluşturulan konseptlerin, yapılan tasfiye girişimlerinin, geliştirilen ölüm çemberlerinin hem bilincindeler, hem de bunları boşa çıkartmak için yapılması gerekeni yapmanın çabası içerisindeler. Elbette ki bu, var olanla yetinme, aynı düzeyde kalma ve eskide ısrar etme, direnişi aynı sevyede tutma anlamına gelmiyor. Tamda tersine Kürtler direniş çıtasını yükseltmek durumundadırlar. Mutlaka direniş temelinde ulusal ve halksal bir irade gücünü yaratmalıdırlar. Parçalı değil, bütünlüklü, birbirini tamamlayan, dünü bugünle, bugünü yarınla bağlayan ve konseptleri gerçek anlamda boşa çıkartan sistemli eylemleri planlama gibi bir zorunluluğu vardır.
Daha fazla yoğunlaşma, daha yüksek bir bilinçle derinleşme, fedakarlıkta sınır tanımama, moralsizliği yaşamama, yeşil faşizmin psikolojik propagandasına aldanmama Kürtlerin temel şiarı omalıdır. Bu başarılırsa ABD de, AB de, Türkiye devleti de oluşturdukları tasfiye konseptlerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır. Şiddetin sınırsız dayatılması, aynı zamanda varılan noktanın da sonu anlamına gelmektedir. Bu anlamda Kürtler, kazanma ile kaybetmenin eşit oranda olduğu bir sürecin mücadelesini verme çizgisinde odaklanırlarsa, kazanmamak için hiç bir neden yoktur…

fuatkav@hotmail.com