Her bahar çiçeklerin, yağmurun, tomurcuklanan ağaçların estirdiği umut kadar hüznü de getirir yüreğime…
Yağmurlu bir bahar günü "açık cezaevi’’ dediğin Şam’daki çiftlik evinin bahçesinde yaptığın yürüyüşün yüzündeki mutlu gülümsemesi ile üst kattaki salona geldiğinde; hepimizin ilk gördüğü, çığlığı bastığı ve koştuğu çamurlu terliklerindi. Oysa sen yüzündeki mutluluğu ve doğa anayla kısacık buluşmanın, yaşattığı huzuru görmemizi istiyordun. Bir el hareketi ve ışıltılı gözlerindeki o parlak bakışınla durdurdun bizi. "Önemli değil, siz kıymetini bilmiyorsunuz hiçbir şeyin. Yağmurun, bulutların, çamurlarda yürümenin değerini bilmiyorsunuz. Oysa ben onlara ne kadar hasretim…"
Öyle işlemişti ki bu sözlerin yüreğime, ülkeme dönerken kendime bir söz verdim. Dokunduğum her çiçeği, altında yürüdüğüm her yağmuru, kokladığım her baharı, bastığım toprağı senin yerine de yaşayacaktım. Bunu her zaman tekrarlarsam hissedeceğine, özlemini azaltacağıma inanmak istedim. 1997 baharında geçirdiğin ağır enfeksiyondan sonra iyileşir iyileşmez bahçeye inmiştin. Elinde bir çiçekle çözümleme salonumuza girdin. Daha önce çiçeği koklar, sonra bize uzatır "siz koku alıyor musunuz?" derdin. Ama o gün çiçeği üst üste kokladın, gözlerinde çocuksu bir mutluluk, yüzünde yaramaz çocukların gülümsemesi ile bize baktın. "Artık vermem, kendim koku alıyorum, of be dünya varmış" der gibiydin. O halin aklıma geliyordu, ülke yollarını arşınlarken.
Senin yerine koklamakla senin koklaman aynı şey olmaz biliyordum ama ülkenin her güzelliğine senin için de dokunacağım diyerek, sözümü güçlendiriyordum. Aylarca gün gün, saat saat bizi eğitmenin asıl anlamının ülkeyi daha fazla güzel ve yaşanılır kılmak, yaşamı güzelleştirmek ve özgürleştirmek için olduğunu, tam da bu yüzden savaşa gittiğimizi asla unutmadan, sana ülkenin güzelliklerini göndermek istiyordum. Bu hasret bitinceye kadar, seni yüreğimde götürüyordum ülkeme. Emsalsiz şafaklarına, gün batımlarına, gökyüzünün muhteşem maviliğine, bulutlarına, yağan yağmur damlalarına, kartalların dans ettiği dağ zirvelerine, sabah kuşlarının eşsiz orkestrasına yüreğimde senle dokunuyordum. Sanki yüreğimdekini görmüş, hissetmiş gibi dağlara ulaştığımda nêrgîz çiçekleri karşıladı bizi. Alandaki köylüler zirvelerden aşağıya iniyorlardı, birçok ot ve bir de nêrgîz toplamışlardı, müthişti, bu kadar olurdu, en sevdiğin çiçekti, hep kokladığın, belki de kokusunda ülkeyi bulduğun…
Şimdi yine bahar, güzelliği edebiyata, kameraya sığmayan bahar! Ve içimde sana verdiğim sözleri daha da ağırlaştıran yıllar! Seninle ilk buluşmamın üzerinden, sana ilk baktığım anda yüce bir dağ gördüğüm ilk an’ın üzerinden 20 yıl geçti. Ben bir kışın ayazında geldim sana, sen bir baharın bereketinde ve ısısında gönderdin beni ülkeme, köklerimi derinlerine salayım diye. İçimde bu Mayıs’ta saklı bir İmralı hasreti, ağlasam kaybedeceğim bir buluşma gözyaşı. Yüreğimde ve ruhumda "Kemal Pir beni sadece yarım saat dinledi, ömrünün sonuna kadar bana bağlı kaldı" cümlesinin tarifsiz ve tanımsız ağırlığı… Mayıstayız, ‘gizli ruhum’ dediğin bir Karadeniz yiğidinin yoldaşı olmanın sancılarındayız. Aslında sancıların çoktan doğumla sonuçlanması gerektiğini bilmenin kahrındayız. Kürt direnişlerinin ruhu olmuş Leyla Qasım’ı, anılarına devrim başlattığın Deniz’leri, Gizli Ruhunu, Pir’ini, ülkeye aşkla yürüyüp özgür yaşam eşiğini geçen İbrahim’i, Karasungur’u, ezgisini devrime katan Mizgin’i ve tüm Mayıs şehitlerini anmanın; senin felsefendeki cevabı, yoluna yaşamlarını verdikleri faşizme karşı onurlu ve özgür yaşamı zafere ulaştırmaktır, farkındayız. Bu farkındalığın, kara kışları halklara kader diye yazan AKP faşizmini yenmeye, onların son nefeslerinde bile inanmaktan vazgeçmeyip haykırdıkları halkların kardeşliğini zafere taşımaya ulaşması gerektiği çok açık.
Sen özgür olmayasın diye Türkiye’yi açık cezaevine çeviren, İmralı’da yetişen bir çiçeği bile bize ulaştırmanı cezalandıran zihniyet ve onun iktidar güçleri yaşadıkça aslında hiçbir bahar, bahar olamıyor. Sen bu yüzden hep ‘halkların ve kadınların baharı, baharlaşması’ dedin. Yerine koklayarak baharı sana iletme sözü çocukçaydı biliyorum, ama senin asla teslim etmediğin, kendine sakladığın ruh parçan da çocuktu. Ben en çok da ona tutundum, onu sevdim. Halkımın ve cinsimin baharlaşması için, senin de koklayacağın bahar çiçeklerinin açabilmesi için, ruhunun ve yüreğinin gücüne tutundum hep. Zihinsel baharlaşmayı, zihinde çiçekler açmayı yeterince başaramadım, biliyorum. Oysa senin çiçek, bahar, yağmur, ülke aşkında, hayallerinde zihinleri çiçek açmış kadın ve erkeklerle birlikte yaşamak var! Gizli Ruhun ve Pir’in; bu coğrafyanın çiçeklenmiş zihinleri ve baharlaşmış ruhları olduğu için kara kışa başkaldıran ilk kardelenlerdi. Yüreğimin, ruhumun ağırlığını azaltabilecek tek hakikat, onlara ve sana yetersiz kalan yoldaşlığımla sağlıklı yüzleşmektir. Bu baharda ruhumda çiçek açtıracağım yemin; özgür kadının arkadaşına yoldaş olmanın hakikatine ermektir. İçimin hiç durmadan akan, yüzeyinde ve derinliğinde binlerce kolu olan, sana dokunmak için İmralı’ya akmaktan asla vazgeçmeyen hasretimle…