İngiltere Gündemi


Geçen haftaki yazımda İngiltere basınında artan miktardaki Suriye haberlerinin, yaklaşan bir askeri müdahaleye yönelik kamuoyu oluşturma amacı olabileceğinden bahsetmiştim. Nitekim öyle de oldu. Geçtiğimiz günlerde Başbakan David Cameron tatilini yarıda keserek, tatilde olan Parlamento’yu alelacele topladı ve Suriye’ye askeri müdahale için izin istedi. Fakat beklenmedik bir gelişme oldu ve başbakanın neredeyse çantada keklik saydığı onay çıkmadı. 272 milletvekilinin onayladığı tasarıyı, 285 milletvekili ret etti. Ret oyu verenler içerinde muhalefeti oluşturan koalisyon partilerinden birçok milletvekili de vardı.
Peki ne oldu da daha önce Libya ve Irak savaşında başarıyla uygulanan senaryo bu defa tutmadı? Bence bunun birden fazla sebebi var. Öncelikle İngiliz medyasında Suriye’de bir insani felaket yaşandığı ve bunu önlemek için İngiliz ordusunun yardım amaçlı askeri müdahale yapması gerektiği temalı propaganda kokan haberlerin miktarı ve tonajı yeterli olmadı. Yakın bir zaman önce Libya ve ondan önce de Irak için uygulamaya konan birkaç aşamalı bu senaryoya göre medya önce İngiliz halkını orada uzakta bir yerde insani bir trajedi yaşandığına insanlara inandırıyor. Daha sonra da gelişmiş(!) ülkelerin yani batılı ülkelerin bu trajediye müdahil olmamaları durumunda masum milyonlarca insanın daha hayatını kaybedeceği tekrarlanıyor ve bir nevi kurtarıcı beyaz tenli bir Rambo’ya ihtiyaç duyulduğunu belirtiliyor. Son aşamada sanki halktan yoğun bir talep varmışçasına hükümete sesleniliyor ve harekete geçmeleri için çağrı yapılıyor. İşte bu aşamada hükümetin eli oldukça kolaylaşmış oluyor ve hiçbir direnç olmadan gereken düzenlemeleri yapıyordu, zira böyle dönemlerde muhalefet bile kamuoyuna karşı durarak oy kaybetme riskine girmemek adına sesini çıkaramıyordu.
Fakat Suriye mevzusunda medyanın bu etkiyi yaratabilecek kadar bir fırsatı olmadı sanki. Özellikle son birkaç haftadır alevlendirilmeye çalışılan bir çaba vardı ama halk üzerinde beklendiği ölçüde bir etki bırakmadı. Belki halk ’da bu taktiği artık çözmeye başladı çünkü Afganistan’dan gelen İngiliz askerlerinin cenazeleri halen hafızalarda yer tutuyor ve Irak savaşının yarattığı travma ve vahşet nadiren de olsa göz önüne geliyor.
Diğer bir sebep ise David Cameron’ın parti içi dengeleri gözetmeden biraz da kibri yüzünden alelacele bir operasyona girişmesi olarak gösteriliyor. Medyada konuşulanlara göre Cameron büyük abisi Obama’yla Salı günü bir görüşme yapıyor ve bu görüşmede askeri operasyon için düğmeye basması talep ediliyor. Bunun üzerinde hemen harekete geçen Cameron, koalisyon ortağı Liberal Demokrat Parti’yle ve kendi partisinin üst düzey yöneticileriyle gereken hazırlık görüşmelerini yapmadan tasarıyı Parlamento’ya sunuyor. Üstelik oylamaya sunulan tasarı hükümete askeri müdahale yapmak için gereken izni verecek kadar detaylı bir tasarı da değildi. Sadece askeri müdahaleye gerek olması durumunda Parlamento’nun ikinci bir onayı alınmak koşuluyla harekete geçilebileceğine dair bir ön yoklama tasarısıydı. Sonuç olarak da savaşa girmek için meclisten izin isteyip de bunda başarısız olan yüzyılın ilk Başbakanı oluyor.
Tüm bu olup bitenleri çok aşırı uçlardan okumamak lazım. İngiltere bir anda Amerika’nın boyunduruğundan kurtulup da özgür karar verebilen bir ülke haline gelmedi. Ya da İngiliz halkı bir sabah aniden uyanıp kapitalist paylaşım savaşlarının kendilerine bir şey kazandırmadığını ve sonuçta hep kendi çocuklarının öldürüldüğünün bilincine varmadı. Yine bazı köşe yazarlarının iddia ettiği gibi emperyalist imparatorluklarının sonuna geldikleri ve artık dünyanın her karış toprağı için karar verici konumda olmadıklarının farkına varmadılar bir anda. Bence tüm bu olayın en büyük kazanımı bazı insanlarda ‘acaba’ sorusu sordurması oldu ki bence cevabından daha önemli olan bir soru.