David Cameron, geçtiğimiz Mayıs ayında İngiltere’de yapılan seçimlerde büyük bir zaferle çıktı. Hiçbir anket şirketinin tahmin etmediği Cameron’nun ve partisinin bu başarısı rakibi İşçi Parti’si (Labour) içinde çeşitli tartışmalara yol açtı. Bu tartışmalara paralel olarak Britanya basınında da Labour ile ilgili çok sayıda makale yayınlandı. Basın, İşçi Partı’sinin aldığı yenilgiyi daha çok Parti lideri Edward Miliband’ın sol politikalarına bağlıyordu. Analistlerin çoğu, seçmen karşısına sol bir söylemle çıktığı için Miliband’ın seçimi kaybetiğini ileri sürüyordu. Labour içinde ise işler basında yazılıp çizilenlerin tersine gelişiyordu. Militanlar, Başkan Edward Miliband’ın çok liberal, hantal, uyuşuk olduğunu belirtiyor, hatta korkaklıkla suçluyorlardı. 

Parti içindeki bu tartışmalar, yıllardır sol çizgisini korumuş, ilkelerinden taviz vermeyen, vizyon sahibi, özellikle çalışmalarını daha çok sivil toplum örgütleriyle birlikte halk arasında yürüten, savaş karşıtı Jeremy Corbyn’i Labour’un başına getirmesine yol açtı. 

Jeremy Corbyn, yıllarca parti içinde yok sayıldı. Labour’un liberalleşitiği Blair döneminde ise adeta izole edildi, sesi soluğu kesildi. Ama o doğru bildiği yolda yürümeye devam etti. Ada’ının basını da onu hep görmezden geldi, halkla birlikte sokaklarda yürüttüğü faaliyetleri küçümsedi. 

Aslında Blairciler, Mayıs ayında David Cemeron’a karşı alınan yenilgiden sonra, parti içinde dengelerin değişebileceği işaretlerini almışlardı. Bu değişimin önüne geçmek için "başkan" seçiminde yeni bir kurnazlığa başvurdular; Amerika gibi seçimi bütün halka açtılar. 3 sterlini ödeyen herkes oy kullanabilirdi. Amaç, parti içinde giderek güçlenen sol kanat ve sendikaların etkisini kırmaktı. Bu kurnazlık ters tepti ve Jeremy Corbyn’in işine yaradı. Zaten yıllardır halkın arasında faaliyet yürütüyordu Corbyn ve halk ona oy verdi. Feminist yazar Hilary Waiwnright konu hakkında basına verdiği bir demecinde şöyle diyordu: "Corbyn’i Parti başına getiren dinamikler dışarda doğup gelişti. Yani Corbyn’in yıllardır faaliyet yürütüğü alanın içinde. Tabi oylamanın halka açılmasıyla bu dinamikler şimdi partinin içine taşındı...”     

Hiç kimse birgün Corbyn’in yüzde 60 gibi ezici bir oy çoğunluğuyla Labour’un başına geçeceğini tahmin etmiyordu. Onu partinin başına getiren en önemli güç, elbette birçok çevrenin görmezden geldiği, küçümsediği "sokaktaki güç" oldu. Corbyn aynı zamanda Stop the War (Savaşı durdurun) koalisyonunun da başkanıydı. 2003 yılındaki Irak işgali sırasında Britanya birçok dev yürüyüşe sahne oldu. Yaklaşık iki milyon kişinin katıldığı ülke tarihinin en büyük yürüyüşünün öncülüğünü Corbyn yaptı. Stop the War’ın koordinatörü Lindsey German, Corbyn liderliğinin ilk olarak sokakta barış isteyen insanların arasında başladığını söyleyerek, sözlerini şöyle sürdürüyordu: "Sayısız defa şahit oldum, insanlar Tony Blair’ın yaptıklarından nefret ediyorlardı. Irak savaşı zamanında parti içinde çok sayıda kopma oldu. Giden gideneydi, şimdi Corbyn’in gelmesiyle hepsi geri dönüyor…"

Jeremy Corbyn’i İşçi Partisi’nin başına getiren diğer önemli bir güç de sendikalar oldu. Özellikle özelleştirmelere karşı Labour’un süregelen tavrı nedeniyle ülkenin iki büyük sendikası başta olmak üzere, diğer birçok sendika bu yeni adayı destekleme kararını aldılar.

Jeremy Corbyn Labour’un başkanlık koltuğuna otururken, SYRIZA ve Podemos gibi sol partilerin Avrupa’da estirdiği rüzagarları da arkasına aldığı yorumları yapılıyor. Rakibine kırk puan fark atıp yarışı kazanmasında bu rüzgarların ne kadar etkisi olduğu bilinmez. Ama Labour ne İspanya’nın Podemos’u gibi yeni kurulmuş bir formasyondur, ne de SYRIZA gibi sol bir koalisyondur. Labour, bundan 115 yıl önce sendikacılar tarafından büyük idealler uğruna coşkuyla kurulmuştu. Bugün yeni başkanı ve yeni yönetimiyle sendikacılara yakın olacağı işaretlerini veriyor. Kimbilir, belki de Labour'un günümüzün şartlarına uygun olarak partisinin kuruluş felsefesine geri dönme çabaları var. 

Jeremy Corbyn yönetimindeki Britanya İşçi Partisi, Avrupa’da giderek sağa kayan sol partiler için yeni bir umut ışığı olabilir. Fransa'da Sosyalist Parti’nin "sol mirasından" kurtulmanın yollarını aradığı bu dönemde, Corbyn gibi bir liderin ortaya çıkması önemlidir ve beraberinde yeni tartışmalar getireceğe benziyor.