İnsan için doğru yaşamı tanımlamak ve ortaya koymak çözülmeyi bekleyen en büyük sorundur. O kadar uğraştırıcı bir sorundur ki kendisini her an’da, her zaman ve mekanda, her olguda dışa vurduğunda, tüm devletçi uygarlık süreçlerinde gösterdiğine tanık oluruz. Din ve inançlardan, sanat, edebiyat ve müziğe, felsefe ve bilimlerden siyasete kadar insan yaşamının tüm alanlarında temel konu olarak yer edinmiştir.

Bildiklerimizi ve bilmek istediklerimizi insanın algılama ve kavrayış düzeyinden, onun tarihsel tecrübe, birikim ve arayışlarından dolayı elde ettiğimiz için araştırmamızı insanla başlatmak ve onu tanımaya çalışmak en doğrusudur. Sokrates’in “kendini bil” ilkesi tüm bilmelerin ve bilimin temelini teşkil etmektedir. İnsan kendini tanıdığı oranda yaşamı bütün birleşenleriyle, tüm zenginliğiyle bütünlüklü anlaması, ona göre daha doğru ve daha iyi yaşaması imkan dahiline girer. Kendisini tanıyan kendisini doğru ele alabilir. Kendisini doğru ele alan yaşama doğru yaklaşabilir.

Evren, madde ve anlam

Evrende bütün varlıklar canlıdır ve enerji yüklü maddeden oluşurlar. Sürekli hareket halinde olan, genişleyip büyüyen, değişip-dönüşen, çeşitlenerek çoğalan, sürekli yenilenen evrenimiz kendi gelişiminin akışını enerji ve maddeyle ifade eder. Sadece bizim dünyamızda ortaya çıkan milyarlarca farklı yaşam formu bunun çarpıcı bir göstergesidir. Maddeyi belirleyen ise enerjidir. Bir bakımdan maddeye form kazanmış, dondurulmuş, hapsedilmiş veya akışkanlığı yavaşlatılarak sınırlandırılmış enerji demek mümkündür. Başka bir deyişle ‘enerji ruh, madde ise beden’ oluyor. Bu ise maddenin canlı, dolaylısıyla zekalı olduğu anlamına geliyor. Evren canlı olduğuna göre mantıklı olarak onun ürünleri olan ve farklı oranda enerji ve maddeyle donatılmış bütün oluşumlar canlı varlıklardır. Bu şu anlama geliyor: bir oluşumun enerjisi çoksa onun maddesi yani formu ona göre büyük veya küçüktür. Tersi yani enerji az olduğunda söz konusu varlığın bedeni o kadar küçük veya büyüktür. Biçimi belirleyen enerjiye denk düşen özdür. Bu ilkeyi insanda kadın ve erkek varoluşlarında da görmek mümkündür.
Zerdüşt’ün bize öğrettiği gibi doğamız ve toplumsallığımız düalite ilkesine dayanıyor. Evrensel diyalektik olarak da adlandırılan bu ilke varoluşun ikili, birbirine zıt ama birbirini yok etmeyen aksine, birbirini tamamlayan ikilemlerden oluştuğunu anlatmaktadır. Bildiğimiz kadar yaşam zincirindeki son halka ve en gelişmiş sentez olarak insan (fiziki, bitkisel, hayvansal ön aşamalarından oluşmaktadır) evrenin bir özetidir, bir ‘mikro kozmos’dur. İnsana bitki ve hayvan alemlerinin mirasçısı ve korucusu sıfatı bundan dolayı yakıştırılmaktadır.
Evrendeki düalite ilkesini örneklendirirsek karanlık-aydınlık ikilemini ele alabiliriz. Eğer karanlıktan bahsetmek istiyorsak mutlaka onun karşıtı olarak aydınlığın olması gerekir. Çünkü her iki olgu diğerinin varlığıyla anlam kazanır. Bir şeyi iyi olarak tanımlayabilmek için kötünün olması gerekir. Bunu canlıların cins ayrışmasında da görmek mümkündür. Türlerin dişil ve eril cinslerini tek başına tanımlayamayız. Yine eril-dişil her ikisi olmadan üremenin ve yaşamın devamının imkansız olduğunu biliriz.

Hakikat ‘X’dedir

Bu noktada insana, kadın ve erkeğe baktığımızda önemli bilimsel tespitler yapabiliriz. Kadın ve erkek arasındaki enerji miktarı ve maddeleşme/formlaşma/kalıplaşma düzeyi aynı değildir. Kadın ve erkeği biyolojik olarak ayrıştıran ‘x’ ve ‘y’ kromozomlarıdır. Kadın 44 x + xx kromozomlarından, erkek ise 44 x + xy kromozomlarından oluşmaktadır. İnsan özellikleri için esas olan genlerin ‘x’ kromozomlarında kodlandığı kanıtlanmıştır. Bir ‘x’ kromozomunda kodlanan gen sayısı 3000 civarıyken, ‘y’deki genlerin sayısı 150 civarındadır. Ayrıca y kromozomunun x kromozomundan bir mutasyon sonucu ayrıştığı tahmin edilmektedir. İnsan türü için temel özellikleri taşıyan x kromozomu kadında daha fazladır. Bu kadının erkeğe nazaran daha fazla enerji barındırdığına işaret etmektedir.
Cins olarak kadın cinsinin erkeğe göre sosyolojik olarak da daha akışkan ve enerjik olduğunu iddia edebiliriz. Kadının yaşamda topluma ve toplumun birleşenlerine, yanı sıra doğaya erkekten çok daha ileri düzeyde yakın ve ilgili, dolaylısıyla duyarlı olduğunu birçok yönüyle gözler önüne serebiliriz. İnsan toplumsallığının oluşum sürecinde kadının düzenleyici, eğitici, yaratıcı gücü, doğayla olan bağı, toplumsallık düzeyi, estetik anlayışı ve çekiciliği onu yaşamda doğal otorite olarak öncü konuma yükseltmiştir. Günümüzde bile aileye baktığımızda aileyi ayakta tutan, sürdüren, işleten duygu yüklü zekasıyla kadındır. Yaşama karşı sorumluluk, bağlılık ve tutku kadında erkeğe göre çok daha ileridir. Kadın ontolojik olarak doğal ve komünal, özgür ve demokratik yaşama daha yakın olduğu için hakikat ve özgürlük arayışı da erkeğe göre çok yoğundur.
Günümüzde inkar edilemeyen bu gerçek Sümer rahiplerinden beri çarpıtılmıştır. ‘Kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır ve onun bir uzantısıdır’ gibi yalanlarla ters yüz edilmiştir. Sınıflı-devletli uygarlığın çıkışı bu hakikatin parçalanmasıyla, bu temelde kadının düşürülmesi, tahakküm altına alınması ve köleleştirilmesiyle mümkün olmuştur. Kadın üzerindeki tahakkümün ve köleleştirmenin dini mitolojik, felsefi ve bilimsel alanın istismarı üzerinden günümüze kadar kesintisiz sürdürüldüğü artık sır değildir. Erkekteki enerji akışı ataerkil, iktidarcı, devletli uygarlık sistemiyle çok somut ve katı bir form almıştır. Bu çarpık ve hakikat dışı sistem zaman içinde öyle bir hal almıştır ki, kadın şahsında bütün toplumu iradesiz hale getirmiştir. Adeta ‘karı’laştırmıştır. Erkek cinsi yaratılan düşünsel karmaşa içinde kendisinin de köleleştiğini, karılaştığını, nesneleştiğini, fark edememiştir. İnsafına bırakılan kadın karşısında kral olabileceği ancak devlet karşısında eve kapatılmış bir kadın kadar uysal ve itaatkar olması istenen erkek bunu kabul ettiği oranda sistemin bir dişlisi haline gelmiştir. Bundan dolayı çok fazla hakikat arayışına girmemiştir. Böylelikle erkeğin enerjisi yoğunlaşmış iktidar olarak katı madde haline gelmiş ve akışkanlık özelliğini çoğunlukla yitirmiştir.

Kapitalizm ve egemenlik inşası

Evrenin muhteşem ikilisi ve toplumun açılımı olarak zirveleşen kadın ve erkek ilişkisi 5000 yıllık sınıflı, iktidarlı ve devletli uygarlıkla birlikte eşitsizlikle ve çelişkiyle yüklü bir kördüğüm haline gelmiş ve kadın-erkek ilişkisinin açılımı olan toplumdaki tüm ilişkileri hastalıklı, sağlıksız ve krizli kılmıştır. Tüm toplumsal sorunların temelinde kadın ve erkek arasında yitirilmiş olan özgürlük ve eşitlik tutumu, birbirinin iradesini ve özgünlüğünü tanıyan ve farklılıklarını gözeten yaşam anlayışı ve ilişki tarzı yatmaktadır.
Günümüzde devletli uygarlığın devamı olan 400 yıllık kapitalist sistemin insanın toplumsallığını dağıtmak için kullandığı 4 temel aracı vardır. Silah gibi topluma karşı kullanılmakta olan bu araçlar milliyetçilik, bilimcilik, dincilik ve cinsiyetçiliktir. Kadın ve erkek arasındaki bütün ilişkiler çığırından çıkarılmış cinsel ilişkiye ve üreme faaliyetine indirgenmiştir. Türün devamı için vazgeçilmez olan üreme faaliyeti kapitalizmin inşa ettiği “egemen erkek” ve ‘köle kadın’ modelleriyle saptırılmıştır. Medya araçlarıyla 24 saat güdülere hitap eden bu sistem aynı zamanda toplum için bu kutsal alanı metalaştırmış, alım-satım konusu yapmış, sınırsız kar kaynağına dönüştürmüştür. Ne yazık ki ilişkilerde güdüsel tatminden de ziyade oluşturulmuş erkeklik ve kadınlık profiline göre birbirini düşürme, tüketme, bitirme, karşılıklı irade kırma ve nesneleştirme ön plana çıkmaktadır. Adeta erkek kadının, kadın erkeğin, erkek erkeğin, kadın kadının, herkes herkesin kurdu haline getirilmiştir.
Bu oluşturulmuş zihniyetin çarpıcı bir örneğini cinsel birleşmelerdeki anlayışlarda da görebiliriz. Cinsellik birbirini düşürme ve karşılıklı haddini bildirme aracına dönüştürülmektedir. Kadına verilen rol ise cinselliğini bir silah olarak kullanmaktır. Kadının temel yöntemi istediğini elde etmek için fiziğini ve cinselliğini en etkili biçimde kullanmaktır. Cinsiyetçi kapitalist sistemde bir yerde özne olan başka bir anda nesne olabilmektedir. Ataerkil bir sistem icadı olan ve evlilik kurumuyla beden bulan toplumsal cinsiyetçilik kadını da erkeği de böylelikle metalaştırmakta, köleleştirmekte, birbirine düşürerek karılaştırmaktadır. Bu cinsiyetçi ilişki tarzından dolayı ulus-devlet vatandaşlarının her birisine kendi çapında, kendi alanında bir mini iktidar, mini despot, mini devlet, mini kral, mini tanrı ve güç odağı olma imkanı verilmektedir.
Özgür ve eş olmanın yitirildiği bu hastalıklı, krizli, sapkın yaşamın çekirdeğini; yozlaştırılmış proto devlet olarak aile oluşturmaktadır. Böylelikle kapitalist sistem hayatın anlamını, bütün yoğunlaşma ve odaklanmaları bu tür onursuz, mülkiyete bağlı ilişkilere indirgemekte ve özünde insan yaşamındaki anlamını ortadan kaldırmaktadır. İşin traji-komik yanı ise bunu güya bireylerin özgürlüğü (liberalizm) adı altında çok başarılı ve gönüllülük temelinde yapabiliyor olmasıdır.

Bilinç ve üreme

Kapitalist sistemin toplum üzerinde farz kıldığı cinsiyetçilik ve ahlaki aşınmanın toplumsal sorunların yanında beraberinde getirdiği ciddi sorunlarından ikincisi ekoloji sorunudur. Dünya nüfusu 7 milyara yaklaşmaktadır. İnsan tarafından yaratılan toplumsal bir gerçeklik olarak gelişen nüfus patlamasının doğanın kapasitesini zorladığı rahatça tespit edilebilecek bir husustur.
Doğada canlıların sayısı harika bir eko-sistem içerisinde kendiliğinden dengelenirken, toplumsal doğada bu dengeyi insan zeka ve aklıyla sağlama gücündedir. Yalnız görünen odur ki erkeğin kadın sistemi üzerinde tahakküm, gasp ve iktidarı zorunlu kıldıktan sonra ilişkilerde gelişen eşitsizlik, sırf üremeye ve güdüsel tatmine dayalı cinsellik günümüzde kaldırılamaz hale gelen toplumsal ve ekolojik sorunların kaynağını oluşturmaktadır. Özellikle son 400 yılda kendini inşa eden tüketime ve aşırı kar hırsına dayalı endüstriyalist-kapitalist mantık toplumu tüketime ve üreme merkezli cinsel tükenmeye teşvik etmektedir. Sistemin efendileri tekel karını azamîleştirmek için ucuz ve en az masraflı üretimi, yine mal ve metalarınen pahalı satışını gerçekleştirmek durumundadırlar. Bunu sağlamak için gerekli olan en temel unsur meta haline gelen ve iş gücünü peşkeş çeken modern kölelerdir. Bu işçilerin iş gücünü en az ücret karşılığında kendi hizmetine koyabilmesi için sistem, aşırı nüfusa ve büyük oranda işsize ihtiyaç duyar. Kapitalist sistemin ahlaksızlığı ve toplum düşmanlığı bu noktada çok net görünür. Kendi eliyle bilinçli olarak işsiz yığınları, pazarda acımasız rekabet ve fiyat oyunları, yapay ekonomik krizler vb. hilelerle dolu oyunlar oluşturur.
Bu sebeple kapitalizm bütün ideolojik gücünü, medya ve internet başta olmak üzere, toplumu cinsiyetçiliğe, sınırsız üremeye ve ahlaksızlığa yoğunlaştırmaktadır. Herkes, özellikle işsizler çocuk yapsın, devlet de onları alsın, pazarda istediği gibi kullansın, sonra da içini boşaltıp atsın mantığı işlemektedir. Sistemin çocuk yapma ve üreme faaliyetine Erdoğan gibi üst düzey devlet yetkililerinin sürekli teşvik ve davetiye çıkarması bundandır. Oysaki bilinçli bir toplumda, bilinçli bireylerde yaşamın amacı ve anlamı üreme olamaz. Üreme faaliyeti doğaldır ama yaşam için araçsaldır, anlamsal değil. Şu an toplumun aşırı nüfuslu olma sorunu vardır. Bu toplumsal sorun doğayı tehdit eden ekolojik bir soruna dönüşmüştür. Politikleşen, ekolojikleşen, özgürleşen, düşünerek karar veren ve bilinçlenen toplum ve onun bireyleri gerekirse üremeye kendi iradesiyle sınırlama ve tedbir getirebilecek demokratik ve özgür olgulardır. Çünkü dünya hepimizi ilgilendirir!

Toplumsallaşarak özgürleşmek

Kadın ve erkek arasında özgür ve eş yaşamı oturtmak ve yeniden inşa etmek için olağan üstü çaba gereklidir. Tabi bunu yapabilmek için cinsiyetçi kadın ve erkek tip ve şekillenmelerini reddedip yerine kadın ve erkeğin hakikatine ve doğasına daha uygun bir zihniyet kazandırmak gerekir. Hakikî kadınlar ve gerçek erkekler kimlerdir ve nasıl yaşarlar? Bu soruya cevap verebilirsek gerçek kadın ve erkek tanımlarına ulaşabiliriz.
Evrenin özeti olan insan toplumsal bir varlıktır. Evrenin doğa olarak evrimleşip, aşama aşama, katman katman, değişik canlıların sentezleriyle gelişmesi ve toplumla beraber en yüksek farkındalığa ve zeka düzeyine erişmesi insanın oluşum koşuludur. Yaklaşık 15 milyarlık insan oluşumunu hazırlama süreci olarak tanımlayabileceğimiz bir evrensel akış sonunda hayvansal aşamadan toplumsallaşma temelinde insanlaşma gerçekleşmiştir. Bu hazırlık süreci dediğimiz süre içerisinde adım adım gelişen ve oluşan fizik (güneş-ateş, hava-gaz, su, taş, toprak ve farklı elementler) ve biyolojik (amipler, hücreler, ağaç ve bitkiler, hayvanlar) doğa aslında toplumun oluşum tarihini oluşturmaktadır. Dolaylısıyla toplum tarihseldir. Onun için sosyalist toplumun yanında tarihsel toplum demek insanın temel özelliklerini tarif etmek açısından daha elverişlidir.
Toplumun oluşum tarihine baktığımızda ve onu karakterize ettiğimizde ise çok çabuk görebiliriz ki toplum tarihsel olduğu kadar ekolojiktir de. Toplumun oluşum koşulları böyledir. Örneğin, çoğunlukla sudan oluşan, yaşamak için bitki ve ağaçların fotosentez ürünü olan oksijen, insan için onsuz olmaz ihtiyaç niteliğindedir. Bu bakımdan doğal ya da ekolojik toplum aynı oranda insanın var olabilme şartlarından birisini dilegetiren temel bir tanımlamadır.
İnsanı daha da iyi anlamak için ayrıca toplumun kök hücresi olarak değerlendirdiğimiz doğal toplumu anlamamız gerekir. Doğal toplum, komünal, eşit, paylaşımcı; üretken olduğu ve herkesi emek verme şartıyla topluca aktif yaşama kattığı için aynı vakit ekonomik toplumdur. Kadın öncülüğü sayesinde tarım-köy-kültürünün gelişmesinden ötürü bu toplum aşamasına tarihsel tarım-köy toplumu demek de mümkündür. Kendi öz iradesiyle devletsiz ve iktidarsız kendisini yönettiği için eş anlamlı olarak demokratik toplum da denilebilinir. Toplumsallaşmanın özünde bireylerin komün tarzında yaşaması yattığı için komünal toplum da anlamlı bir izahattır.
Kısacası toplumun özelliklerini ve farklı boyutlarını daha anlaşılır kılmak için benimsediğimiz kavram ve tanımlar özcesi insanın hakikatini, doğasını ve oluşum tarzını ortaya çıkarmak için kullanıldı. Toplumsallaşma bir ütopya olmayıp sonuçta insanlaşma böyle gelişti. Eğer günümüzde kadınlar ve erkekler özgürleşecekse kendi doğalarına göre sosyalist yani toplumsal olmak zorundadırlar. Bütün toplumun bireyleri olarak kendilerinin olabilirler. Çünkü 5000 yıllık erkek egemenci devletli uygarlık sistemi bugünkü bireyleri toplumsallıklarından koparmış ve uzaklaştırmıştır. Sistem bireylere toplumsuz, ahlaksız, politik öz-yönetimsiz yaşayabileceklerini, hatta özgür olabileceklerini inandırmıştır. Yeter ki tarihsiz, sırf günü birlik yaşasın ve emeksiz, üretimsiz, sınırsızca tüketsin. Ahlak olmaksızın güdülerini tatmin etsin, para ve kar uğruna kültür ve manevî inanç gibi değer ve gelenekleri tanımasın. Bu anlayış ‘bireysel özgürlük’ yalanı adı altında kadın ve erkeklere etkilice yutturulmakta, yedirilmektedir. Kendisini tekrar toplumsallaştırmak bu bakımdan özgürleşmek anlamına gelmektedir. Aynı zamanda demokratik toplumun sistemleşmesi ve inşası paralel olarak hız kazanacaktır. Ondan dolayı ne yapmalı ve nerden başlamalı diye sorabiliriz.

Özgür olmak için...

Günümüzde bir kadın özgürleşmek istiyorsa tıpkı tarihte yaptığı gibi yaratıcı ve yapılandırıcı gücüyle, sınırsız akışkan enerjisiyle yaşamı her yönden yeniden toplumun çıkarlarına göre düzenleme mücadelesine girmelidir. Toplumu tekrar özgürleştirici, eşit, üretken, demokratik ve ahlaki bir sisteme kavuşturmak için öncülük yapması gerekir. Toplumsal zihniyeti tekrar canlandırması farzdır. Bu da kendisini bir bütünden adamayı gerektirir. Bu anlamda kadın topluma analık yapmalıdır. Ana olmak toplumsal tarihimizin en zor ve en fazla emek isteyen, aynı zamanda en kutsal mertebesidir. Çünkü insanı ve tüm toplumu şekillendiriyor, yeniden yaratıyor.
Yaşam sevgisiyle nasıl tarihte neolitik devrimini geliştirdikten sonra tanrıçalaştıysa, onun şerefi ve onuruna 14.000 yıllık heykeller yapıldıysa, bugün yine kutsallaşması ve tanrıçalaşması gerekiyor. Kadına yakışan da saygı, kutsallık ve tanrıçalıktır. Başka bir deyimle kadın tekrar özüne ve kendi tarihine uygun ve çağımıza uyarlanmış biçimde yaşamayı başarmalıdır. Kadın sömürüyü, kırımı, köleliği, metalaşmayı, tecavüzü, şiddeti, eşitsizliği ve cinsiyetçiliği aşmak istiyorsa kendisini tanımalı ve o temelde fikir ve anlam gücüyle çoğalmalıdır. Kadın ve yaşamın bağlantısını kuran ve tarihsel toplumu esas alan bir bilimi (jîneoloji = kadın ve yaşam bilimi) geliştirirse hem kendisini hem de kendisiyle beraber toplumun zihniyet gücünü yükseltebilir. Böylelikle kadındaki yüksek enerji varlığı doğru yöne akar ve anlam kazanır.
Özgür Erkek (Prometeus)
Özgürlüğe ve hakikat yoluna odaklanan erkek, kadını ve yaşamı yeniden tanımlayıp onu anlama çabasına girmelidir. Bu yola girdiği oranda geleneksel kadından kopması gerektiğini diğer bir önemli husus olarak görmelidir. Geleneksel ölçülerde bir kadına bağlanmanın her türlüsünün her iki cins için köleleştirici olduğunu ve özgürleşmek için kadının iradeli ve kendisi olması gerektiğini anlamalı ve kabul etmelidir. Özcesi erkek kendisini bu noktada ikna etmelidir. Kadın irade haline gelmeli ve yaşamın tüm alanlarında kendi rengi ve gücü, akıl ve duygusuyla, düşünce ve anlamıyla olabilmelidir. Bu düzeye gelmek içinde bu süreçte erkekten kopuk, onun müdahalesi veya katkısı olmadan kendini gerçekleştirmesi gerekir. Erkek aynı vakit toplumsallaştığı yani iktidardan, nesneleştirmeden, meta ve mülkleştirmeden, zor ve şiddetten, cinsiyetçilikten, köleleştirmeden ve köleleşmeden vazgeçtiği, buna karşı mücadele ettiği oranında yarı tanrı (Prometeus) haline gelir ve sosyalist bir erkek olur.
Sonuç itibariyle özgür eş yaşam hakikate aşık olanların, gerçek anlamıyla idealist ve sosyalist olmak isteyen kadın ve erkeklerin işidir. Platonik aşkla birbirlerine bağlı olan, fikir, amaç, ruh, zihniyet ve anlam birliğini esas alan özgür kadın ve erkekler birbirilerini hiç görmeden tanımadan da bu ilişki düzeyini kazanabilir. Olağan üstü bir nefs terbiyesi ve arınma, fedai düzeyde kendisini toplumuna ve tüm insanlığa adamayla tanrıça ve yarı tanrılaşma gerçekleşebilir.
Yeni bir dünyadan, yeni bir düşünce ve anlam, yeni bir toplum, yeni bir kadın ve erkekten, güncellenmiş hakikat inşasından, yaşamın en kutsal iş ve görevlerinden bahsediyoruz. Bu iş basit ya da bireysel çıkarları, ihtiyaçları, güdüsel ve maddi boyutları aşan ve aşmak isteyenlerin kutsal inşa görevidir.



MAHSUM AMED