Diktatörler panayırıdır, Türk devleti. Herkes gibi, Türk halkı da icat olduğu günden beri, itilip kakılmadan, insanca yaşama umudunu kovaladı.

Mutlak diktatörlüğün kendiliğinden çekildiği günden itibaren, güneşli günler yaşatacağına inandığı birilerini, omuzlayıp onu, tapınmalı törensellikle baş yaptı. Fakat, güler yüzle gelip sırınan, yerine ısınıp, yolsuzluk ve hırsızlıklar girdabında palazlandıktan sonra zorba kesilince, aynı halk bu kez kandırılıp dolandırılmanın acısıyla, ondan kurtulmanın çaralerini aramaya başladı.

Parıltısı sönmüş yıldız kadroların hepsi, "kalk, git" sesine direndi. Fakat hiç biri, AKP kadar kurnaz olamadı. Kimi, kuyruğuna bağlanmış hırsızlık, yolsuzluk prangasıyla içten içe tükenerek, kimi darbelenerek sahneden çekilirken, tek ceketliler ve pençeli ayakkabılılar kadrosu olan AKP, hırsızlık ve yolsuzluklar havuzunu mağduriyete dönüştürüyordu. 

Bu arada, uzun vadeli iktidar hesapları için, bir zamanlar Mussolini, Hitler'in yaptığı gibi ve TC tarihinin örnek teşkil ettiği üzere polis gücünü, orduya alternatif olarak tahkim edip, kendisiyle aynı kafadan olduğu halde, kendisini düşük seviyeli gördüğü için, baş ile topuk selamına geçmeyen generallerin üstüne yürüyor, generalleri, aşağılayarak tutukluyor, korkutan parıltı olmaktan çıkartıyor, teslim alıyordu.

Bu arada, ta başında rejimin ekseni kaydırılmış, yavaş yavaş batı ittifaki rayından çıkarılıp, Katar, Suuddi Arabistan, El Kaide mihverine oturtulmuştu. Üçlü, 2012 yılında bir olup, Suriye'yi ele geçirmek üzere terörist ihraç edip, korku fırtınaları estirmeye başlamıştı.

Yayılmacılığın ganimet hırsıyla başı dönen Türk ırkçıları, Suriye fatihi rüyaları görmeye başlamışlardı. Rüyalarını destekleyecek, içerde hegemonyalarına can suyu olacak medyaya ihtiyaç vardı. Tıpkı tarihteki saldırganlar gibi…

Bu amaçla Mussolini’nin yaptığı, 1925’de TC’nin de uyguladığı gibi, medya içlerine hızlı bir dalışla, hoşlanmadığı sesleri, kalemleri tasfiye ediyor, sonra seferber ettiği müteahhitlerin dolarla doldurduğu havuzdan beslenen sadık medyasını yaratıyor, havuza yanaşmayan Doğan ailesine de savaş ilan ediyordu.

Buna rağmen, seçimde güç kaybına uğrayınca, Suriye'nin hayali fatihi artık ayıp ve suç duvarını aşmış, ortalıkta da hesap soracak, suç ve ayıplarını yüzüne vuracak kimse kalmamıştı.

Recep Tayyip, halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanı sıfatıyla, "yönetim (rejim) değişti, Anayasayı bekleme odasına aldım" diyor, sandıktan iktidar çıkarmak üzere, seçim yenileme kararı alıp, uygulatıyordu. 

Ancak, Kürtler hayalinde fetihlere çıkan adamın rüyalarını bozuyordu. Çünkü, yalancı ve dolandırıcılardan uzaklaşmış, kendi özlerine dönmüşlerdi. Onları kandırıp oylarını almak artık mümkün değildi. Bu durumda, tek umut Türk ırkçılarıydı. Onlar da, Kürt kanından banyo istiyorlardı.

Amaca giden yolda, Kürtlerle barış görüşmeleri kuyuya gömüldü. Sonra, dost ve kardeş IŞİD’in ortalığı ısıtan katliam bombaları patlamaya başladı. Buna tepki gösterilmeye başlayınca, Kürt hareketinin üslendiği dağlar bombalandı. 24 Temmuz 2015 gününden beri Kürtlerin kanına ekmek doğranıyor…

Kuzey Kürdistan mücadelesi, son yüz yıl boyunca, altından vahşet akan sayısız köprüden geçti. Fakat, AKP rejimi kadar seviyesi düşük bir savaş dönemiyle karşılaşmadı. Geçmişteki Kürt düşmanlarının, her şeye rağmen bir ahlakilikleri vardı.

Bütün iktidarlar, vahşet kanun ve kararnamelerin uyguladılar. Atatürk rejimi, köylerin nasıl kuşatılıp yakılacağını, kaç Kürdün öldürülüp kaçının sürüleceğini bile yazılı nizama bağlamıştı. Turgut Özal’ın sürgün ve sansür nizamnamesi, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan'ın da Olağanüstü Hal ile Sıkıyönetim kanunları vardı.

Kimse hiç bir dönem ve dönemeçte, AKP kadar kanunsuz, tek kişinin o sabah uyandığı ruh halini yansıtacak kadar yılankavi sinsi, onun boyunda yalancı, aklaksız ve bu derekede vahşice gaddar olmadı.

Anayasa ve yasalara göre Olağanüstü hal ve sıkıyönetim yok, ama ikisinin de ötesinde, Kürt şehirleri günler süren (Cizre'de 9 gün 9 gece) sokağa çıkma yasağıyla toplu ev hapsinde tutuluyor. Kapı eşiğinde, balkonda görünen çocuklar, kadınlar keskin nişancılarca vuruluyor.

Kapı eşiğinde, balkonda görünen çocuklar, tecavüzcülüğü, insan kesmeyi, kadın satış pazarlarını kurmayı, talanı, hırsızlığı, cami ve her türlü mabetin yıkımını, kendi İslamiyet anlayışı olarak sunan "kardeş" IŞİD’in yöntemleriyle vuruluyor…

IŞİD sloganları yankılanıyordu, kuşatılmış Kürt şehirlerinin üstünde. Esir alınıp katledilmiş Kürt kadınlarının çıplak bedeni atılıyordu, yol kıyılarına. Şırnak’da, yaralıyken vurulan ve bedeninde yüze yakın mermi deliği sayılan Hacı Lokman jipe bağlanmış yerde sürükleniyor.

IŞİD’le vahşet bütünleşmenin son örnekleriydi, bunlar. Çağımızda başka benzeri yoktu.

Hacı Lokman Birlik 24 yaşındaydı. Milletvekili de olan gelini Leyla Birlik’in ağıdında, "ailenin iki göz aydınlığı, yüreği"ydi.

Boynundan bağlanıp, aracın peşinden sürüklenen Hacı Lokman'ın bedeni, "Kürtler ne istiyor?" sorsunun binlerce cevabından biri olan vahşilerden kurtulma yemini, öbür yanıyla Kürt halkının ruhunda, sonsuz kopuşun unutulamaz kin bayrağıydı.