İntikamcı bir doğa fikri neden yanlıştır? Çünkü yine her şeyin merkezine yeniden insanı ve gide gide insanların merkezine de bunu söylemekte olan öznenin kendisini yerleştirir.
Eylemin ve öznelliğin bütünüyle insana atfedildiği bu türlü bir insan/doğa karşılaşmasında, kuşku yok ki, bu türlü bir argümanı öne süren kişi kendi hıncını doğaya da bulaştırabilir olduğunu varsaymakta, böylelikle nihai bir intikam anında bile belirse, doğanın eyleminin başlatıcısı olarak yine insanı görmektedir.
Sözüm ona doğa yanlısı görünen bu ifade bile insanla doğa arasında varsayılan hiyerarşiyi yinelemektedir. Üstelik bu ifade, ne kadar seküler görünürse görünsün, en nihayetinde doğayı o nihai kıyametin sahibi gibi bir imgeyle donatmakta, dolayısıyla dinsel bir jesti tekrarlamaktadır. Yani en nihayetinde “doğa sizin hizmetinize verilmiştir” diyen tek tanrıcı geleneğin insan-merkezciliğini tekrarlamaktadır.
İnsanlar ile doğal dünya arasında görünüşte ‘doğal’ olan hiyerarşik ilişkilerin dosdoğru sorgulanmaya başlaması yalnızca 50-60 yıl kadar önce oldu; hiçbir şeyden ötürü değilse de o zamana kadar tahayyül bile edilemeyecek olan bir noktaya, nükleer silahlarımızla kendimizi ve diğer bütün canlıları pratik olarak yok edebileceğimiz bir noktaya erişmemizden ötürü oldu bu. Bütüncül yıkım fikri, doğa üzerinde egemenlik fikrini elbette kabul edilebilir sınırların çok daha ötesine doğru genişletiyordu.
Daha da ötesi, gerçekten geri döndürülemez biçimde doğayı tahrip edebilecek bir noktaya gelmiş gibi görünüyordu insanlık. 1962’de Silent Spring [Sessiz Bahar] adlı kitabıyla Rachel Carson korkmuş bir kamuoyuna, işler böyle gittiği takdirde, tarım ilaçlarının kontrolsüz kullanımıyla birlikte, yakında baharlarımızı şenlendirecek kuşların kalmayacağını anlatıyordu. Sessiz Bahar ve doğal ortam konusunda sorumsuzca alınan riskler hususunda geliştirilen uyarılar heterojen nitelikli de olsa bir ekolojik harekete yol açtı ve bu hareket, 1990’ların başlarında artık ekolojik-eleştiri adını verdiğimiz edebi ve kültürel çalışma dallarına esin verdi.
Ekolojik eleştiri çevrenin ve doğanın kendi özgün durumu içindeki temsillerini inceliyordu: Örneğin pastoral bir ortam ya da yaban, genellikle özel bir anlama sahip bir yer olarak, ya bir iyileşme ve telafi yeri olarak ya da bireyin ahlaki kararlılığının acımasızca sınandığı kötü ve tehlikeli bir yer olarak temsil edilir.
Hükümet raporlarında, kalkınma planlarında, ekolojik çalışmalarda, felsefi denemelerde, yaban hayatı belgesellerinde ve doğanın bir rolünün olduğu diğer metinler ile filmlerde yer alan doğa temsillerini de gözden geçirdiğimizde ne görürüz? Açık sınıfsal ayrımlarla, eğlence parklarında, alışveriş merkezlerinin içinde ve dışında, çatı bahçelerinde, çiçekçilik sektöründeki modalarda –bunlar gelir ve geçerken– golf sahalarındaki çevre düzenlemelerinde ‘doğa’ nasıl kullanılır ve sunulur ve buna karşılık kenar mahallelerde ve yoksulların yaşadıkları yerlerde ‘doğanın’ rolü nedir?
Bu temsillere, yani bir yandan doğanın insan dünyasındaki temsillerine, öbür yandan da insan dünyasındaki etnik, dinsel, sınıfsal bölünmelerle beliren farklı temsil alanlarındaki temsil farklılıklarına yüzeysel bir bakış bile, doğa ile ilgili söylemlerimizin pek de masum olmadığını, hatta bu söylemlerin suç ortağı olduğunu açığa çıkarır. Ve elbette bu söylemlerde iş başında olan ve bu söylemler içinde yer alan değer sistemlerini tesis eden hiyerarşiler özel bir ilgiyi gerektirmektedirler.
En açık hiyerarşi, doğa pahasına bizleri ayrıcalıklı kılan hiyerarşidir; fakat doğa temsillerinde pek çok başka hiyerarşi de iş başındadır. Aşina olduğumuz bir örnek vermek gerekirse, doğa yazınında karşımıza çıkan ana söylemlerden biri, yaban hayatın ve bu hayat içerisinde yaşayan hayvanların erdemlerini –genellikle gürbüz bir erillik içerisinde– överken evcilleştirilmiş hayvanlara, baskıcıya ruhlarını sattıkları ve kendi alçalmalarında pratik bakımdan suç ortağı oldukları için küçümseyerek, acıyarak ve kimi zamanda öfkeli bir tahammülsüzlükle bakmaktadır. Bu, doğanın insan-biçimli düşünülmesinin bir sonucudur.
Yine doğa temsillerimizde bile eril/dişil ikiliğinin izleriyle karşılaşırız. Övülen doğa ‘eril’ niteliklere sahip olarak kodlanırken, düşmüş doğa dişil niteliklerle ifadesini bulur. Yani insan dünyasındaki sinir bozucu ikili hiyerarşilerle insan/doğa hiyerarşisi birbirlerine göbekten bağlıdırlar. Nasıl ki eril söylem içerisinde ‘kadın’ bir inşadır ya da beyaz söylem içerisinde ‘siyah’ bir inşadır, aynı şekilde ‘doğa’, ‘yaban’ gibi kavramlarımız da doğanın sömürülmesini kolaylaştıran, meşrulaştıran inşalar durumundadırlar.
“Ekolojik eleştiri” diyor Jonathan Bate, “bir bilinçlendirme içinde başladı,” bizleri, etkinliklerimizin doğal çevremize şimdiye kadar olduğundan çok daha büyük bir tehdit haline nasıl gelmekte olduğu konusunda uyararak ve basitçe dünya üzerinde değil de dünyayla birlikte yaşamanın ne demek olduğu konusunda düşünmeye sevk ederek. Bu nedenle, doğa temsillerimizi yöneten söylemler ve bu söylemlerin çevresel sorunlarımıza nasıl katkı yapmış ve yapmakta oldukları konusu üzerinden atlayabileceğimiz bir konu değil. Dolayısıyla mevcut salgını ‘doğanın intikamı’ olarak kodlamak bile, dönüp dolaşıp geleneksel hiyerarşileri tekrarlamanın ötesine gitmemek anlamına gelecektir. Belki de şu insan/doğa, kültür/yaban karşıtlıklarının yapısını teoride değil sadece, pratikte de gerçekten sökmenin zamanı gelmiştir.