İslam Peygamberi Hz. Muhammed, yanından geçen bir cenaze için ayağa kalkmış, orada bulunanların kendisine bunun bir Yahudi cenazesi olduğunu haber vermeleri üzerine, "O da bir nefis (insan) değil miydi?" diye buyurmuştur.

Bu ulvi davranış ölüye saygı bakımından yol göstericidir. Irkı, dili, dini, inancı, yaşam tarzı ne olursa olsun her insana ölümünden sonra saygı gösterilmesi, insan olmanın ya da insan olabilmenin temel ölçütüdür. Açık ki ölüye saygı onun bir mezar sahibi olmasına ve mezarının korunmasına saygıyı da gerektirir. İnsanlık daha ilk çağlardan bu yana bütün inanış ve düşünüşlerden bağımsız olarak böyle bir kültürü geliştirmiş, günümüze kadar getirmiştir. Bu kültür insani değer ve ölçülerin de temel bileşkesi olmuştur.  

Mezara saygının en somut göstergelerinden biri Mısır piramitleridir. Bu piramitlerin ekseriyetle Firavunların mezarları olduğu bilinmektedir. Bu yanıyla da önem taşımaktadır. Çünkü Firavun, Musevilik ve İslamiyet tarafından her daim lanetle anılmıştır. Her iki din de Firavun’u kibir ve gururun sembolü olarak niteler. Zalim ve zulüm, insani değer ve erdemlerden sapma, saptırma da Firavun’la özdeş kılınmıştır. Firavun mezarı olarak bilinen ilk piramidin, M.Ö. 2620 yılında tamamlandığı varsayıldığına göre, aradan beş bin yıla yakın bir zaman geçmiştir. Bu oldukça uzun zaman dilimi içinde aralarında üç semavi din de olmak üzere çok sayıda din varlığını sürdürmüş, çok sayıda medeniyet, imparatorluk ve farklı rejimler gelmiş geçmiştir. Ancak piramitler varlığını hep korumuş, günümüze kadar gelmiştir. Özellikle Musevilik ve İslamiyet tarafından her türden kötülüğün sembolü olarak görülmesine rağmen, Firavun mezarlarının korunması sağlanmıştır. Bunda bir yanıyla zalimlik, zulüm ve kötülüğün simgesi olarak ibret alınması düşünülse de; esas olarak mezara duyulan saygının yeri belirleyicidir. Bu yapıtlar bugün de insanlığın ortak mirası olarak varlığını korumaya devam etmektedirler. 

Piramitler gibi Anadolu ve Mezopotamya’da binlerce yıldır çok sayıda kaya mezarlığının varlığını koruduğunu da ayrıca belirtmek gerekir.  

Bu tablo bize mezarlıkların, geçmişi günümüze bağlayan en önemli bir kültür ve tarih hazinesi olduğunu göstermektedir. Mezarlara saygı duymak ve korunması için gerekli özeni göstermek bakımından dünden bugüne olumsuz anlamda bir şeyin değişmediği anlaşılmaktadır. 


DAİŞ'i aşan bir zihniyet 

Tarihsel planda bakıldığında mezarlıkların katillerin ölüleri av bildikleri ve kuş konmaz kervan geçmez mekanlar olmadığı  görülmektedir. Daima düzenli, daima içinde değişik ritüelleri barındıran kültür ve ibadet mekanları olarak varlıklarını korudukları bilinen bir durumdur. Dolayısıyla mezarlıklar her dönem bütün inanışlarca çatışma ve saldırılardan muaf tutulmuş, korunması için azami hassasiyet gösterilmiştir. Bu konuda binlerce yıllık zaman dilimi içinde tüm insanlığı bağlayan değer ve ölçüler oluşmuştur.  

Ancak piramitler başta olmak üzere insanlığın ortak mirası binlerce yıl sonra bugün bir tehditle karşı karşıyadır. Bilindiği üzere bu tehdit, çağımızda karşı karşıya kalınan ve bir tanıma oturmayan İŞİD (DAİŞ) tehdididir. İnsanlığın ortak mirası olan Ninova ve Palmira’daki tarihi varlıkları ve kimi türbe ve anıt mezarları yerle yeksan eden bu zihniyet, çağımızda insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit hatta en büyük felakettir. Elbette asıl tehlikeli olan bu tehdidin yol açtığı fiziki yıkımdan çok ortaya çıkarttığı zihniyettir. Bu bir zincirlerinden boşanma hali, tüm toplumların ortak paydası haline gelen kural ve ölçüleri hiçe saymadır. Dolayısıyla insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük felaketlerden biridir. 

İnsanı dehşete düşüren DAİŞ tehdidinin ve ortaya çıkardığı zihniyetin çok daha ağır biçimine ise Türkiye’de tanıklık etmeyiz. Evet, çok daha ağır bir halidir çünkü bugüne kadar görülmedik biçimde doğrudan cenazelere ve mezarlıklara karşı pervasız bir savaş yürütülüyor. 

Erdoğan-AKP taifesi insanlığın gözlerinin içine bakarak yalanlar üretiyor, toplumu bu yalanlara inandırmaya çalışarak bütün savaşlarda esas alınan tüm kuralları ve ahlaki normları yerle bir ediyor. Çatışmalarda hayatını kaybeden kadın gerilla cenazeleri ilk kez Erdoğan-AKP eliyle yürütülen savaşta üryan halde teşhir edilmiştir. Aynı şekilde devlet eliyle planlanarak, mezarlıklara topyekûn saldırı da ilk kez bu dönemde yaşanmaktadır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan sarayda muhtarlarla yaptığı toplantıda "Bu gece de sınır ötesinde operasyonlarımız oldu, 30'un üzerinde terörist oralarda öldürüldü. Burada durmayacağız, hiç rehavet yok, aynen devam edeceğiz. Bunların yurt içindeki sözde şehitlikleri varmış ya buralara koydukları o 'taziye evi' adı altında mühimmat depoları var. O mühimmat depolarını da aynen yerleyeksan ediyoruz. Oralar bir taraftan bombalanıyor, bir taraftan da temizleniyor” diye, insanın kanını donduran bir soğukkanlılıkla nutuk atıyordu.


Doyurulmamış şiddet kurban arıyor 

Ne demeli?

Bu çıldırma ve kendini kaybetme halini, Rene Gırard’dın "Kutsal Ve Şiddet" adlı eserinden bir alıntıyla tanımlayalım:

“Sık sık şiddetin ‘akıldışı’ olduğu söylenir. Oysa şiddet nedensiz değil, hatta zincirlerinden boşanmak istediğinde kendine gayet yerinde nedenler bulmayı da iyi biliyor. Ancak, bu nedenler ne kadar yerinde olursa olsun hiçbir zaman ciddiye alınamaz. Şiddet de zaten başlangıçta, hedef aldığı konu ya da nesne menzil dışına çıkıp şiddetti takmaz olduğunda, o nedenleri unutacaktır. Doyurulmamış şiddet her zaman bir yedek kurban arıyor, sonunda buluyor da. Öfkesini uyandırmış olanın yerine, zayıf ve el altında olmak dışında öfkelenenin şimşeklerini üzerine çekecek hiçbir özelliği olmayan birini koyuyor.”

Çok açıkça görülüyor ki Erdoğan-AKP taifesi doyurulmamış şiddetini ve öfkesini ölülere ve onların ebedi istirahatgahı olan mezarlıklara yöneltmiş bulunuyor. Yukarıdaki konuşması bu gerçeği fazlasıyla doğruluyor. 

Bunun insanlığa karşı, binlerce yıllık insani değerlere karşı topyekûn bir savaş olduğu çok açıktır. 

Erdoğan-AKP taifesi din bezirganlığı yaparak, toplumun kutsallarını istismar ederek yıllarca sömürdü, sömürmeye devam ediyor. Sözde dindarlığı kendine kalkan yaparak ayakta durmaya çalışan Erdoğan, bugün en başta İslami değerlere savaş açmış bulunuyor. Mezarlıklara karşı saldırganlığıyla bu tutumunu çok açık bir şekilde ortaya koymuş bulunuyor. Zerrece İslam’a ve onun peygamberine inancı olmuş olsaydı, kimliği ve inancından bağımsız olarak İslam peygamberi Hz. Muhammed’in cenazeye yaklaşımını esas alırdı.   

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, mezarlıklara karşı başlattığı savaşını, o mezarlıkların mühimmat deposu haline getirildiğini iddia ederek, saldırganlığına kılıf uydurmaya çalışıyor. 

Varsayalım ki o mezarlıklar bahsedildiği gibi mühimmat deposu haline getirilmiştir. Madem öyle iş makineleriyle girilen o alanların neden öncelikle mühimmattan temizlenmesi hedeflenmiyor? Neden öyle bir temizlik harekatından sonra mezarlıklar korunmaya alınmıyor? Neden yıkım öncelikli ve tek hedef olarak görülüyor? En önemlisi de yerle bir edilmekle kalınmadan bir de havadan bombardımana tabi tutulan o mekanlardaki mühimmat neden kamuoyuna gösterilmiyor? 

Belli ki kuralsız bir savaş, çıplak yalanlarla meşrulaştırılmaya çalışılıyor.


İnsani değerlere topyekün savaş!

Bilinmelidir ki o mezarlarda yatan her bir gerillanın ailesi yıllarca çocukları bir mezar sahibi olsun diye çırpındı. Ailelerin bu insani talebini karşılamakla yükümlü olan, öncelikle kendisini evrensel hukuk normlarıyla bağlamış olan devlettir. Ancak devlet bu yükümlülüğü yerine getirmediğinden aileler ve hayatını kaybedenlerin mücadele arkadaşları bu sorumluluğu üstlenmiştir. Gerilla aileleri ve Kürt halkı dağlardan bayırlardan kemiklerini taşıdığı evlatlarının özgürlük, eşitlik ve adalet için yürütülen bir mücadelede hayatlarını yitirdiklerine inanıyor ve o mezarlıkları şehitlik olarak kabul ediyor. 

Gerçeklik bu.   

Evet, gerçeklik böyle olsa da herkes o mezarlıkları şehitlik olarak nitelemeyebilir. Bu gayet anlaşılır bir durumdur. Ancak oralardaki her mezarda bir ölünün yattığını, ölüye ve mezara saygı gereği o mezarlıkların azami derecede korumanın insan olmanın temel ölçütü olduğunu kimse inkar edemez. Böyle bir inkar en asgari insani hasletleri terk etmenin ötesinde bir anlam taşımaz. Açık ki mezarlıklara savaş açmak, binlerce yıllık birikimlerin eseri olan insani değerlere savaş açmaktır. Böyle kural tanımaz bir savaşa karşı çıkmak yalnızca Kürt halkının, yalnızca gerilla yakınlarının sorunu değildir. Bu artık bir insanlık sorunudur. Çünkü yaşanan açık bir insanlık suçudur. Palmira antik kentine ve türbelere saldırı nasıl insanlığa karşı bir suç ve tehdit olarak kabul görüyor ve Birleşmiş Milletlerin gündemine giriyorsa, PKK gerillalarının mezarlıklarına yapılan saldırı da aynı kapsamda ele alınmak durumundadır. Yine bugün tehdidin Piramitlere yönelmesi ihtimaline karşı uluslar arası düzeyde tedbirler geliştirildiği de biliniyor. O halde Kürt halkına karşı yürütülen kuralsız savaş ve bu savaşın mezarlıklara uzanması karşısında da sessiz kalınmamalıdır. 

Yaşanan bu zembereğinden boşanma hali ve insani değerlere topyekûn savaş açılmış olması, hiçbir gerekçeyle izah edilemez. Açık ki bu kendi kaybetmenin gerisinde, Erdoğan şahsında kişisel intikam duygusu yatmaktadır. Ne var ki devletin tepe noktasında olması ve kamunun tüm olanaklarını seferber etme pozisyonuna sahip olması nedeniyle bu intikam, devlet eliyle yürütülmektedir. Meselenin yerleşik normlara, değerler sistemine ve hukuka meydan okuyarak, bir intikam duygusuyla yürütülmesi sonuçları kestirilemeyecek bir tehdit oluşturmaktadır. Karşı karşıya kalınan intikam duygusu, artık yalnızca kan dökmeyle yetinmeyen bir noktaya gelmiştir. Belli ki yalnızca kan dökmek, onun intikam hissine gem vurmaya yetmiyor. Dolayısıyla bu intikamcı anlayış sonsuz, bitmek bilmeyen ve sonrasında nereye yöneleceği kestirilemeyecek bir süreç oluşturmuştur. 


Erdoğan-AKP taifesi ile suç ortaklığı yapılıyor

Bu tehlikeli gidişat önlenemediğinde, yayılarak tüm toplumsal bünyeyi sarma potansiyelini bağrında taşımaktadır. 

Tüm duyarlı çevrelerin görmesi gereken gerçek şu ki; mezarlara ve cenazelere yönelik bu intikamcı saldırganlığın sonuçları, hızla ölümcül duruma gelebilecek zincirleme patlamalara yol açma riski taşımaktadır. Bunun da halklarımız arasındaki köprülerin tahrip edilmesi ve kör bir boğazlaşma olacağını anlamak için kâhin olmaya gerek yoktur.

Gelinen aşamada insanlığın ortak değerlerine yönelen bu intikamcı zihniyetten kuralsız savaşı durdurmasını beklemek, gerçekçi olmayacaktır. Çünkü bu zihniyet, sorunun bizzat kendisi haline gelmiştir. Dolayısıyla öncelikle önünün kesilmesi, sınırlandırılması ve durdurulması gereken bizzat bu zihniyetin asıl sahibi Erdoğan ve siyasal payandası AKP’dir. Merkezi otoritenin bizzat Erdoğan şahsında cisimleştiği bir zaman diliminde, merkezi otoritenin farklı yapılarından özellikle cenazeler ve mezarlıklar konusunda adalet beklemek de nafile olacaktır. 

Nitekim Rojava’da İŞİD çetelerine karşı savaşırken hayatını kaybeden Türkiyeli Devrimci Güçler Karargâh Komutanı Aziz Güler’in cenazesinin Türkiye’ye getirilmesi için Anayasa Mahkemesi'ne yapılan başvuruya olumsuz yanıt verildi. 

Durum öylesine vahim bir hal almış bulunuyor ki toplumun inanç sistemine yön veren en yüksek dini kurum Diyanet İşleri Başkanlığı da bu zihniyet eliyle tam bir bataklığa sürüklenmiştir. Toplumun dini yaşamıyla alakası olmayan, salt gücü elinde tutanların gönlünü hoş etmek için bile olur olmaz konularda fetva veren bu kurum da yaşananlar karşısında suskundur. Diyanet kurumunun bu hali “Sükût, ikrardan gelir” vecizesini doğrulamanın ötesinde bir anlam taşımıyor. Evet, Diyanet İşleri Başkanlığı susarak Erdoğan-AKP taifesi ile suç ortaklığı yapmakta, İslami değerleri çiğnemektedir. Oysa İslam dininin temel hükümlerinden biri şirazesinden çıkmaya karşı, kuralları uygulayarak engel oluşturmaktır. Gücün emrindeki bu köle ruhlulara sormak gerekir: Cenazeye hakaret, mezar hakkından mahrum bırakma ve mezarlıklara saldırı karşısında sessiz kalarak günahların en büyüğünü işlemiyor musunuz?   

Sonuç olarak: İnsanlık onurunu, insanlığın ortak paydası olan değerleri korumanın, şiddetin kuralsızlaşması önünde bir barikat oluşturabilmenin yolu bu kuralsızlığa karşı tutum almakla ortaya çıkacaktır. Böyle bir tutum alınamadığında zembereğinden boşanmış şiddetin kuralsızlığı karşısında hiç kimse güvencede olamayacaktır. 

Ölüye ve mezarlara saygı, insanlığın ortak kuralı, insan olmanın tek ölçütüdür. Türkiye halkları başta olmak üzere mezarlıklara yapılan saldırı karşısında bütün insanlık bir sınavdan geçiyor. Ya binlerce yıllık değerlere sahip çıkılacak, ya da bu değerlerden topyekûn boşanma yaşanacak…



HAYRİ ATEŞ