Türk devleti, doğduğu, ortaya çıktığı günden beri, hep böyle, bugünkü gibiydi. Irkçı. Som karanlık ve kıyıcı.

Çünkü, kurucu harcı olan ideoloji başka bir diyardandı. Yerle, yerelle ilgisi yoktu.

1861’de Almanya Birliğini kurup imparatorluk yaratmak için kılıç kuşanan Otto von Bismarck’ın yetiştirmesi general, 1908’de İttihatçılara fikir babalığı yaptılar.

Ancak, Bismarck Germenlerden bir Alman imparatorluğu yaratmıştı. Osmanlı’nın böyle bir zemini yoktu.

Bunlar önce ırkçılık temeline dayalı bir devlet yarattılar. Sonra, altını doldurmak için “halk", “millet" veya “ahali" dediğimiz insan popülasyonunu keşfe çıktılar.

“Körün tuttuğuna razı“ olması misali, “Ben Müslümanım“ diyen bütün imparatorluk ahalisini, Kürdü, Arabı, Çerkezi, Boşnak, Sırp, Yunanlı, Bulgar kim varsa herkesi, “Orta Asya’dan göç edip gelmiş bir Türk" diye kayda geçirdiler.

Bu dünyada bir ilkti. Yapay döllenme ile ırk elde edilmişti.

İttihatçıların ideologu Bismarckçı generaller, Birinci Dünya savaşından sonra ana yurtlarına döndüler. Bunların önemli bir kısmı, Nazilere şagirt oldular.

Yahudilerin başına gelenler, Ermenilerin yaşadıklarının farklı şekliydi.

Osmanlı topraklarında Ermenilerin başına gelenleri, Yahudiler başka türlü yaşadı.

Ama, artık İttihatçılık Türk devletine dönüşmüştü. Dön babam dönmüşlerden, Türk ırkçıları yaratılıyordu, bu dönemde.

 Kürt kadınının bakır, Süryani kadının tunç, Ermeni Ahçiğin gümüş yüzüğünü almak için parmak kestiler. Bilezik için kol kestiler...

Vahşet kol gezme demleriydi. Yeni ırkın şemsiyesi altına sığınanlar, bir karış toprağa konmak için, ölüm ve yıkım vadilerinde, mutluluk arıyorlardı. Öte yandan, ırkçılığın olmayan asaleti inşa ediliyordu.

Yahudi Mois Türklüğü keşfediyor, Kürt Ziya (Gökalp) oturup Türkçülüğün esaslarını, Kürt Abdullah Cevdet siyasetin ana hatlarını, sülalesi kırana kapılmış, kimsesi kalmamış Ermeni Agop (Dilaçar) da Türk dilinin gramerini yazıyordu.

İnsanlığın yıkımı böyle başladı ve geliyor.

Yüz yıldır Kürtleri kırarak, mutluluk yolu arıyorlar. Her yanları kan içinde.

Çünkü ölüm ve öldürümlerle yangın ve yıkımların mutluluğa erişim yolu olduğuna inandırılmışlar. Yüz yıldır, kendilerini tekrar ile Kürtlere taada (eziyet) ediyorlar. Yakıyor, yıkıyor, hayatlar söndürüyor, talana çıkıyorlar.

İnsanlık adına tek bildikleri bu.

Bugün, Ortadoğu’da, Asya içleri, Japonya, ta Avustralya’nın bilmem neresinde başı dik yaşamaya bir Kürt’ün bile gözlerindeki feri çalmak için, peşine düşüyorlar.

Onun için, Dışişleri Bakanı olacak biri, dün “Japonya’da faaliyet gösteren Kürtler var, peşlerini bırakmayacağız" diyordu.

Dün, 4 Kasım’ın yıl dönümüydü.

İki sene önce, parlamentoda bir kere daha ortak düşman Kürtlere karşı, bir ve beraber oldular. Seçilmiş Kürtlerin dokunulmazlıklarının gasbında birleşip özgürlüklerini çaldılar. Selahaddin Demirtaş ve 8 arkadaşı iki yıldan beri esirdir, Türk zindanlarında.

96 Belediye talan edilmiş, Belediye başkanları esir alınmıştır.

Zulümde amaç, Kürtleri özgürlük yolundan caydırmak, korkutup sindirmektir.

Ama nafile çaba, bu. Özgürlük mücadelesi, Kürtler için bir yaşama biçimidir. 200 yıldır kesintisiz sürüyor.

Darağaçları, soykırım ve dayanılmaz işkenceler de Kürtleri yıldırmadı, bu güne kadar. Düşen veya tökezleyenler varsa bile boşluk hiç hissedilmedi.