Belçika'nın Liege kentinde yaşayan Elazabeth Maria Pıcakçı, Ermeni bir kadın olarak Türkiye'de yıllarca ırkçı saldırılara ve baskılara maruz kaldı. Marmaris'te eşi ile birlikte uğradığı saldırıdan Kürt esnaflar sayesinde kurtulan Pıçakçı yaşadıklarını gazetemize anlattı.

Elizabeth Maria Pıçakçı adlı Türkiyeli Ermeni kadın, Türkiye'de ırkçılığa maruz kalıp davacı olunca, kendilerini MİT elemanları olarak tanıtanların evinde kendisini tekmelediğini, boğazı sıkılarak darp edildiğini ve çocuklarını öldürmekle tehdit edildiğini söyledi. Türkiye'de kimlik siyaseti üzerinden ekonomik çıkar sağlamanın gelenek haline geldiğini ifade eden Pıçakçı, kendisini ve eşini linçten Kürt esnafların kurtardığını belirtti.
Pıçakçı olayı, Türk medyasına da yansıdı. Pıçakçı ve eşi, gümüş işleri yaptıkları Marmaris'te ırkçı saldırılara uğradı, şikayetleri kabul edilmedi. Bu olay Türk Meclisi'ne kadar yansımasına rağmen, aile Türkiye'yi terkedip, Belçika'ya yerleşmek zorunda kaldı.

Kürt esnaflar korudu

Belçika'nın Liege kentinde görüştüğümüz Pıçakçı, 10 yıldan beri izinli olarak Türkiye'de yaşayan Gürcistanlı eşiyle 2006 yılında evlendikten sonra gümüş işleri yapan bir dükkan açtıklarını söyledi.
Pıçakçı, 2010'da karşılaştığı ve hayatını alt üst eden ırkçı saldırılar konusunda ise, şunları söylüyor: "Bizimle aynı işi yapan bir komşum vardı. Bize iş yaptırmamak için bir yıl uğraştı. Bütün Türk esnaflar toplanıp aleyhimizde konuşuyorlardı. 'Gavurlar geldi, bizden iyi iş yapıyorlar' diyorlardı. Müşterilerimi sürekli rahatsız edip kaçırtmaya çalışıyorlardı. Bir keresinde bu duruma itiraz ettiğimizde, 'şerefsiz Ermeni köpekler!' diye bağırıp, yandaşları olan 20 kişiyi topladılar. Ben korkudan dükkana kapandım. Kürt esnaflar etrafımızı çevirdiler; olay büyümesin, bize zarar gelmesin diye. Bu esnada birleşen Türk esnaflar, Kürtlerden çekinip geri gitti. O gün dükkanın başıma indirileceğini sandım. Bir Kürt esnaf bizi korumak için kendi dükkanına çağırdı 'gelin benim dükkanıma girin' dedi."

Toptan ırkçılık
Ertesi gün şikayette bulunmak üzere karakola gittiğinde ise, kendileriyle ilgilenilmediğini, bunun üzerine savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu belirten Pıçakçı, Marmaris'te bulunan bütün avukatların da 'Bu bir Türk-Ermeni mevzusudur' diyerek, davaya yanaşmadığını söyledi. Ancak bir hafta sonra, Hrant Dink Vakfı aracılığıyla avukat bulabildiklerini kaydeden Pıçakçı, olayın hukuki boyutuna ilişkin ise, şunları kaydetti: "İki vatandaş, gizli tanık sıfatıyla ifade etmek üzere her gün polise gitti. Ancak polis bir hafta boyunca bu kişilerin ifadesini almadı. Tanıklardan Kürt olanın karakolu zorlaması üzerine ifadesi alındı. Ama ifadelerinin tamamı yazılmadı. Şahitlerimizin ifadesini almaması nedeniyle biz karakol hakkında da Cumhurbaşkanlığı'na, TBMM'ye, TBMM İnsan Hakları Komisyonu'na, Başbakanlığa, İçişleri Bakanlığı, Muğla Valiliği, Marmaris Kaymakamlığı ve il ve ilçe emniyet müdürlüklerine şikayet başvurusunda bulunduk. Marmaris İnsan Hakları Derneği'nin yaptığı incelemeler sonucu can ve mal güvenliğimizin olmadığı yönünde rapor yazmasına rağmen, bu kurumlardan 'konuyla alakalı kayda değer birşey bulunmadığı' cevabını aldık."

Polis davalıdan yana oldu

O günden sonra hayatlarının daha da karardığını belirten Pıçakçı, her gün 4-5 kişilik bir polis ekibinin dükkanlarına gelerek, kendilerini rahatsız ettiğini, artık iş yapamaz duruma geldiklerini dile getirdi. Pıçakçı, "Olay medyaya yansıdıktan sonra saat 23:00 sularında 6-7 kişilik bir MİT ekibi dükkanıma gelerek, 'Siz ne istiyorsunuz? Nedir bu kadar şikayet dilekçesi? Bu olay kapanacak!' dediler. İzole edildik bir anda. Her gün bize çay, kahve içmeye gelen Türk komşularım dahi artık selam dahi vermemeye başladı. Polis, şikayetçi olduğum kişiden yana tavır aldı. Bize hakaret edenlerin binasına taktıkları kameralarla 24 saat bizi gözetliyorlardı. Eşimin ikamet izni bulunduğu halde rahatsız ediyorlardı. İki günde bir eşimi karakola götürüp eziyet ediyorlardı. 'Bu davadan vazgeçeceksiniz' diyorlardı. Türkiye vatandaşı olabilmesi için de, adını ve soyadını değiştirmesini dayatıyorlardı. 5 bin yıldır bu topraklarda yaşayan bizi bile vatandaşı olarak görmeyen bir ülke, nasıl onu kabul etsin ki? Türkler, Ermenilerin ve Kürtlerin yardımıyla 1071'de Anadolu'ya girdiler. Zaten ondan sonra başladı Ermeni sorunları" diye konuştu.

Yalan ifadeye zorlandı

Son olarak eşinin, 7 saat boyunca tutulduğu karakolda yalan ifade imzalatmaya zorlandığını kaydeden Pıçakçı, eşinin tutuklanıp Gürcistan'a gönderilme ve Türkiye'ye giriş yasağı koyma şeklindeki polisin tehdidi karşısında ifadeyi imzalamak zorunda kaldıklarını söyledi. Pıçakçı, buna rağmen eşinin oturumun sebepsiz yere iptal edildiğini ve 5 yıl Türkiye'ye giriş yasağı konduğunu anlattı. Olayların bununla da sınırlı kalmadığını dile getiren Pıçakçı,, MİT elemanları olarak düşündüğü kimseler tarafından yapılan saldırılar hakkında şunları belirtti: "Eşim ülkeyi terkettikten bir gün sonra gece işten çıkıp eve gittiğimde balkonumda sivil kişiler gördüm. Merdivenlerden yukarı çıkarken çevrenin duyabileceği şekilde 'Kim var orada?' diye bağırınca atlayıp gittiler. Ertesi gece ise, evime girdiler. İki kişiydiler. Boğazıma sarıldılar, 'bu davadan vazgeçeceksin' deyip tekme attılar. Çocuklarımı öldürmekle tehdit ettiler."
Aldığı tehditler nedeniyle her şeyini bırakıp Tiflis'e kaçmak zorunda kaldığını, burada bir buçuk yıl kaldığı eşinin evinde de, Ermeni olduğu için ırkçı bir yaklaşımla istenmediğini anlatan Pıçakçı, "Ben nasıl bir dünyaya geldim" diye isyan ediyor.

'Güvercin tedirginliğinde yaşadım'

Yaşamı boyunca Hrant Dink'in deyimiyle, 'hep bir güvercin tedirginliğinde' yaşadığını belirten Pıçakçı son olarak şunları söyledi: "Türkiye Cumhuriyeti aşırı faşist ve aşırı dinci yapısını değiştirmeli. Şu andaki yönetimle de bir diktatörlük yolunda ilerliyor. Devletin barıştan yana olduğuna inanmıyorum. Halen Kürtleri asimile etmeye çalışıyorlar, Alevileri dışlayıp evlerinin kapılarını işaretliyorlar. Başka ırkları tanımıyorlar. Ben ülkemi seviyorum ama eşit bir vatandaş olarak görülmüyorum. Kimi kime şikayet edelim? Bütün bunlar sistem ve yaşam tarzından kaynaklı. Başkalarının haklarını tanımıyorlar."

BİRGÜL ROAVA/BRÜKSEL