
Irkçılık ile milliyetçilik arasındaki ilişki, dışarıdan bakıldığında karmaşıktır denilebilir. Bana, “ırkçılık hakkında ne düşündüğünü söyle ben sana milliyetçiliğin neresinde olduğunu söyleyeyim”, sözü bu karmaşıklığı açıklar niteliktedir. Kapitalist birikimin “denetimine” eşlik eden ideolojinin adı milliyetçiliktir.(13)
Modern anlamıyla uluslar, “Ortaçağ Hıristiyanlığının çöküşüyle” ortaya çıkar: Bu çöküş önce Güney Fransa’da, daha sonra Kuzey İtalya’da gerçekleştiği için ulusalcılık öncelikle buralarda başladı: “Örtüşen kültürel özelliklerin tanımladığı etnik grup, kendi varlığından emin olmanın ötesinde kendisine ayrıca politik bir sınır da istediği zaman, etnisite politikleşir ve milliyetçiliği doğurur.”(14)
Çöküşü hazırlayan etkenlerin başında “dil olgusu” gelir: Halkın dilinde kitap basımının ve dağıtımının yarattığı etki, Hıristiyanlığın kutsal dili Latinceyi, zâhiri zeminden bâtıni zemine taşıdı. Gelişen kapitalizm, yaşama taşındığı hemen her toprakta, kutsal dilin ötesinde yayın dilleri yarattı ve Anderson’a göre ulusal bilincin temellerini attı: Öncelikle konuşarak anlaşamayan yığınlara, yazılı kağıtlarla anlaşma yolunu açtı. İkincisi uluslaşma için gerekli kadimlik-ezelilik düşüncesinin oluşturulmasına hizmet etti. Üçüncüsü ise halk dillerinden bir iktidar dili yarattı. (15) Bu nedenle E.J. Hobsbawn, “...ölü ‘klasik’ ya da ritüel diller ne kadar prestijli olursa olsunlar milli dillere dönüşmeye uygun değillerdir” diyor.(16)
Ortaçağ’da, imparatorlukların gücü “çözülünce” Papalık “iktidar kaybına” uğradı: Bu gelişmeyle birlikte ulus devletlerin “temeli” atılmış oldu. Artık bilimin-kültürün taşıyıcısı rahipler ve ulema değildi; ruhbanlık “dışı” insanlardı. Açıkçası kitap basımının “icat” edilmesiyle ruhbanlık dışı bir seçkinler topluluğu oluştu; bilgi ruhbanların “tekelinden” çıktı.
Irkçılığın ve milliyetçiliğin “aynı” üretim ilişkisi içinde ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz: Irkçılık da milliyetçilik de içinden doğdukları üretim ilişkisinin “yerleşmesini ve sürekliliğini” sağlayan ideolojilerdir; kendilerini yaratan üretim ilişkisine ilişkin farklı işlevleri vardır ve farklı işlevleriyle üretim ilişkisinde ortaya çıkan sorunların “çözümünü” sağlarlar.
Günümüz ırkçılığı
Irkçılık, başlangıçta, kapitalist üretim ilişkisi içinde “köle emeği kullanmayı meşru kılmanın” ideolojisi olarak ortaya çıktı. Günümüzde ise köle emeğinin yerini “göçmen işçilerin” ücret “eşitsizliği” ve onlara sunulan işin “niteliği” aldı. Bu bağlamda günümüz ırkçılığı, bu ırkçılığı kullananlar tarafından, kendileriyle “ortak bir geçmişe sahip olmayan” insanlara dayattığı bir ideolojidir artık. Diğer taraftan günümüz ırkçılığı, ulusal sınırlar içinde, dışlanan etnik ya da farklı kültürel gruplara karşı uygulanan baskı ve egemenliğin “gerekçesini” oluşturmaktadır.
Milliyetçiliğe gelince milliyetçilik, aynı üretim ilişkisi içinde, emek gücünü satmak zorunda kalan insanları “sisteme bağlamanın” ideolojisidir. Bu haliyle günümüz milliyetçiliği, onu kullananlar tarafından, kendileriyle “ortak bir geçmişe sahip” oldukları insanlara dayattığı bir ideolojidir.
Irkçılık ideolojisindeki “değişimlere” koşut olarak, ırkçılık kavramı da “değişime” uğradı: Artık “daha aşağı“ bir ırkın varlığından söz edilmiyor. Irkçılık kapsamında biyolojik gösterenlerin yerine, kökenlerinden dolayı bir başka kültür dünyasına bağlı insan gruplarının “varlığı” geçti. Belirleyici anlamda öne çıkarılan bu kültürel özelliklerin “aşılamaz” olduğu yargısıyla farklı kültürlerden gelen insanların “benzer olmadıkları” ve “olamayacakları” bir bakıma ortak kabule bağlandı; aptallık, tembellik, pislik vb. niteliklerin sözü edilen kültürel “farklılıklardan” kaynaklandığı benimsendi.
Özetle ırkçılık ideolojisindeki biyolojik gösterenlerin yerini “kültür” kavramıyla ilişkilendirilen “belirlemeler” aldı: Ve “yeni ırkçılık”, kültürler arasındaki farklılığa dayanarak temellendirildi. Artık, ırkların kana bağlı olarak değil de “kültüre bağlı” olarak tanımlandığı bir dönemi yaşıyoruz. Frantz Fanon durumu çarpıcı biçimde açıklıyor: “Kendini rasyonel, bireysel, genotip ve fenotip(...) belirleyerek sunan ırkçılık bir kültürel ırkçılığa dönüşüyor. Irkçılığın nesnesi artık tek tek insanlar değil, özellikle belirli bir varoluş biçimi.”(17)
Fanon’un üç gözlemi
Fanon’un konuya ilişkin bir diğer saptaması da sömürü biçimindeki “evrimleşmenin-değişimin” bir sonucu olarak ırkçılık kavramı “değişime” uğramıştır, şeklindedir: Fanon’a göre “...vulger ırkçılığın, insanın kol emeğinin kabaca ve acımasızca sömürüldüğü döneme uygun olduğu. Ama üretim araçlarının giderek mükemmelleşmesi, insanın sömürülmesinin teknikle perdelenmesine neden oluyor. Üretim araçlarındaki bu mükemmelleşme, ırkçılık biçiminin de değişmesini getiriyor.”(18) Fanon üç gözlemde bulunuyor:
- Irkçılık durağan bir olgu değildir; zaman içinde kendini yenileme, yeni biçimler kazanma özelliğine sahiptir.
- Başlangıçta, biyolojik gösterenlere bağlı ırkçılık, sömürgecilik dönemine özgüdür.
- Irkçılık, sömürgeci yönetimlerin merkezi unsurudur; sömürgecilerin amacına uygun olarak sömürge halkların nesne durumuna getirilmesini sağlar.
Yeni ırkçılığın saptanmasında “uygulamanın kendisi” yeterince kanıttır: Balibar, “yeni ırkçılık sömürgecilikten kurtuluş çağına, eski sömürgeler ile eski anavatanlar arsındaki nüfus hareketlerinin tersine çevrilişine ilişkin bir ırkıçılıktır. Aynı zamanda insanlığın tek bir politik alan içinde parçalanışı çağına ait bir ırkçılıktır.”(19), saptamasında bulunuyor.
Poliakov, Avrupalı olmayan kültürlerde yabancılara karşı düşmanca duyguların gizli izleri görünüyor olsa da yalnızca Batı’da, ırkçılığın “suça” neden olduğunu belirtiyor. Irkçılığı yalnızca Batı Kültürü kavramıyla tartışmanın eksikliğini Alex Demirovic kapatıyor: “...ırkçılık Batılı bir olgu değil de kapitalist üretim ilişkileriyle yaşam alanı bulan bir ideoloji olduğundan, kapitalist ekonominin daha yakın tarihlerde yerleştiği ülkelerde de ırkçılığın araştırılması anlamlı bir çabadır.”(20)
Kapitalist ilişkilerin izi sürüldüğünde, kültürel ırkçılığın kurbanları bir-bir ön almaya başlar:
- İlk ırkçılık kurbanı insanlar, işgal edilen toprakların yerli halkları oldu (Kızılderililer, Aborjinler vb.)
- Irkçılığın ikinci grup kurbanları, kapitalist ekonominin ucuz işgücü talebine bağlı olarak köklerinden sökülerek Amerika’ya taşınan Afrikalılar oldu.
- Irkçılığın üçüncü grup kurbanları, Batı ülkelerine iş-aş peşinde ya da can güvenliği nedeniyle göç eden işçilerimiz-insanlarımız oldu.
- Irkçılığın dördüncü grup kurbanları ise toprağımda ya da toprağıma benzeyen topraklarda, egemeni rahatsız eden bir kültürün taşıyıcıları-yaşatıcıları durumundaki topluluklar (Kızılbaşlar, Kürtler vb.) ya da azınlıklar (Ermeniler, Rumlar, Yahudiler vb.) oldu.
‘Entegrasyon’ ve ırkçılık
Bugünün uygar diye tanımlanan dünün sömürgeci toplumları; kendi geçmişlerini, günün “tasallutundan kurtardıklarını” sanıyorlar. Bu güven içinde göçmenlerin kültürel geçmişlerini “iptal” ediyorlar. Göçmenlerin kültürlerinin yaşama taşınabilmesi için “özne” kabul edilmesi gerekir. Ama hayır!, siz “özne” olamazsınız, deniyor: Siz çağımızın öznelerinin, yani gelişmiş Batı toplumlarının “nesnesi” olabilirsiniz ancak. Kültürel tarihiniz olamaz; kültürünüzü tarihselleştiremezsiniz. Buna yeltenirseniz, “gerici” bir içeriği uygarlığa “dayatmış” olursunuz ve ben “bugünün saldırısından sizleri kurtamam”, denmek isteniyor bir bakıma. Aslında bu yaklaşım, tek-kültürlü bir toplum yaratmak için başvurulan bir “kültürel ırkçılık” uygulamasıdır.(21)
Şimdi “entegresyon” dönemi: Nedir entegrasyon? Son zamanlarda, insanların bir toplumla bütünleşmesini, uyumunu anlatmak için sıkça kullanılan bir terim. Örneğin “göçmenlerin” Batı toplumlarıyla entegrasyonu. Batı dayatmalarını, kültürel ırkçılık kapsamında yaptığı her türlü işi artık “entegrasyon” uygulamaları biçiminde yaşama taşıyor. Burada sözü, konuya ilişkin feryat eden ve sesini duyuramadığından yakınan HTİB genel Başkanı Mustafa Ayrancı’ya verelim:
“Son yıllarda, Batı Avrupa ülkelerindeki göçmen işçilerin bulundukları ülkelere uyumu konusundaki tartışmalar da biraz körlerin fili kendi gözlemlerine göre nasıl algıladıklarına benzemektedir. Özellikle yetmişli yılların ikinci yarısından itibaren başlayan tartışmaların günümüzdeki aldığı biçimlere bakarsak, entegrasyon kavramından herkesin ne kadar farklı şeyler anladığını gözlemek daha da kolaylaşır.
Gerçekten de yetmişli yılların ikinci yarısından itibaren yapılan değişik araştırmalar, o zamana kadar misafir oldukları düşünülen göçmen işçilerin artık kalıcı olduklarını göstermeye başlamıştır. Kendi dilleri, kültürleri, alışkanlık ve gelenekleriyle gittikleri ülkelerde dikkat çeken azınlık gruplar oluşturan göçmen işçiler, şimdiye kadar birçok politik, ekonomik, sosyal ve akademik tartışmanın konusu olmuşlardır. Entegrasyon konusu da bu kalıcılık eğiliminin belirginleşmesiyle ortaya çıkan bir tartışmadır....
Hollanda, Danimarka ve Belçika’da olduğu gibi birçok ülkenin parlamentosunda, bu potansiyel tehlikeyle başedebilmek için bireysel hak ve özgürlükleri sınırlayabilecek yasal değişiklikler önerilmekte, özellikle müslüman gruplara karşı ceza yasalarının daha sert uygulanması tavsiye edilmektedir.
Entegrasyon tartışmalarında en çok üzerinde durulan önermelerden biri, entegrasyonun kendi kimliğini ve kültürünü koruyarak gerçekleşmesi gerektiğidir. Asimilasyon dayatmalarına bir alternatif olarak ileri sürülen ve çok kültürlü toplum modelini savunanların önemli bir kısmı da katıldığı bu görüşe göre entegrasyon, ancak azınlık gruplarının kendi kimlik ve kültürlerini koruyarak, başarılı olabilir. Bunun dışında zorlanacak ya da önerilecek yollar bu alandaki çabaları başarısızlığa uğratmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktır. İlk bakışta birçok insana doğru gibi görünen bu görüş kendi içinde bazı çelişkileri de barındırmaktadır...
11 Eylül’le yaratılan tehlike
Artık insanlığın ortak belleğinde ve tarihin arşivlerinde kalması beklenen ve bir cinnet sayılabilecek bu acı olaylar ne yazık ki günümüzde de bir başka boyutta ama benzer gerekçe ve araçlar kullanılarak sürdürülmektedir.
11 Eylül saldırıları gerekçe gösterilerek sözde uluslararası terörizme karşı başlatılan savaş, pratikte başta ABD olmak üzere birçok ülkede müslüman gruplara karşı bir saldırıya dönüşmüştür. Birçok Batı Avrupa ülkesinde bazı fanatik grupların varlığı bahane edilerek neredeyse müslüman olan ya da müslüman olduğu sanılan bütün insanlara potansiyel bir tehlike olarak bakılmaya başlanmıştır. Neredeyse İslam dini ve müslüman ülkelerden gelen grupların kültürleri terörizmle özdeşleştirilmektedir. Bu nedenle, Hollanda, Danimarka ve Belçika’da olduğu gibi birçok ülkenin parlamentosunda, bu potansiyel tehlikeyle başedebilmek için bireysel hak ve özgürlükleri sınırlayabilecek yasal değişiklikler önerilmekte, özellikle müslüman gruplara karşı ceza yasalarının daha sert uygulanması tavsiye edilmektedir. Bu durum, İkinci Dünya savaşının ardından Batı ülkelerinde başlatılan komünist avı şimdi müslüman avına dönüştürülmüştür...
Günümüzde göçmen grupların karşı karşıya bulundukları ekonomik ve toplumsal: eşitsizliklerden dolayı ortaya çıkan, gençler arasındaki suç işleme oranının yüksekliği, uyuşturucu ticareti ve kullanımındakı artış, insan kaçakçılığı ve eğitimdeki gerilik gibi birçok sorunun nedeni olarak onların kültürleri gösterilmektedir. Hatta bazı politikacılar bu farklı kültürleri suç ve suçlu üreten yuvalar olarak görmekte ve neredeyse ancak yabani hayvanları ehlileştirmek için uygun görülebilecek yollar önermektedirler. Bu tutum aslında varolan ekonomik ve toplumsal eşitsizliklere göz yumarak öküzün altında buzağı aramaktan başka bir şey değildir. Çünkü bu gün yaşanmakta olan sorunların önemli bir bölümü yabancıların benimseyip yaşadıkları kültürlerden değil varolan sistemlerin göçmenleri kabul etme yetersizliğinden ve isteksizliğinden kaynaklanmaktadır...
Misafirlik ve göçmenlik gibi evreleri geride bırakarak Batı Avrupa ülkelerinde kalıcı azınlık grupları oluşturan göçmen işçi hareketi, göç kabul eden başka ülkelerde pek fazla da benzeri olmayan yeni bir aşamaya girmiştir. Bu aşamayı belirleyen en önemli özellik artık onların bu ülkelerde kalıcı olmalarıdır. Yaşanan ve gelecekte de yaşanması olası görünen bir yığın soruna rağmen içinde yağadıkları ülkelerin ve toplumların bir parçası haline gelmeleridir. Bu nedenle hem azınlıkların hem de onları temsil ettiğini savunan örgüt ve kurumların göçmen işçi hareketinin ulaştığı bu tarihsel ve sosyolojik aşamanın özelliklerini dikkate alarak konumlarını ona göre yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir...
Artık azınlıklar kendilerini içinde yaşadıkları toplumdan soyutlayan farklı gruplar olarak tanımlamak yerine, azınlık olmaktan kaynaklanan kimi sorunları olsa bile, içinde yaşadıkları ülkenin ve toplumun bir parçası olarak görmeli ve öyle tanımlamalıdırlar. Yalnızca azınlık olmaktan dolayı yüzyüze oldukları sorunları vurgulayıp durmak yerine içinde yaşadıkları toplumun kendilerini de doğrudan ilgilendiren sorunlarına ilgi gösterip, o sorunların çözümüne katkıda bulunmaya çalışmalıdırlar...
Hatta bazı ülkelerde ayrımcılık yapılmasına olanak sağlayacak anayasal değişiklikler önerilmektedir. Azınlıkların kültürlerini küçümseyen, onların yaşam biçimlerine, alışkanlık ve geleneklerine üstten bakan ve özellikle de ne tür tehlikeli sonuçlara yol açacağını düşünmeden, onların inançlarını alay konusu eden çevre ve gruplar uyum çabalarının önüne olmadık yeni engeller çıkarmaktadırlar.”(22) DEVAM EDECEK
ESAT KORKMAZ
Kaynakça:
(13) “Milliyetçilik geleceğe ve modernliğe hizmet etmek üzere geçmişin ve geleneğin seferber edilmesidir.” (Touraine Alain; Modernliğin Eleştirisi-Çev.: Hülya Uğur Tanrıöver-; YK Yayınları; 8. Baskı; İstanbul- 2012; s, 177); “Günümüzde bu modernleştirici milliyetçilikler de artık aşılmış durumdadır, çünkü ekonomi de kültür de giderek uluslar aşırı bir nitelik almışlardır... Bu durum uzun zamandan beri modernleşmeyle milliyetçilik arasında daha şiddetli bir kopmayı getirmektedir. Modernleşmenin modern olmayan yaratıcıları olan uluslar, giderek modernleşmeye karşı daha önemli bir direniş gücüne dönüşürler ve bir kültürün, hatta bir ırkın mutlak üstünlüğü iddiasıyla doruk noktasına ulaşan, açıkça evrenselcilik karşıtı fikirleri yayarlar. XIX ve XX yüzyıl Avrupa’sında ulusla modernliğinin birlikteliğinin tersine dönüşü, sanayileşmenin ilerlemesiyle birlikte aşırı biçimlere ulaştı.” (Touraine Alain; Modernliğin Eleştirisi-Çev.: Hülya Uğur Tanrıöver-; YKY; 8. Baskı; İstanbul- 2012; s,178)
(14) Gallner, Ernest; Milliyetçiliğe Bakmak;-Çev.: Simten Coşar-Saltuk Özertürk-Nalan Soyarık-; İletişim Yay.; İstanbul- 1998; s, 59
(15) Benedict, Anderson; Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökleri ve Yayılması;-Çev.: İskender Savaşır-; Metis Yay.; İstanbul- 1993
(16) Hobsbawn, E.J.; Milletler ve Milliyetçilik;-Çev.: Osman Akınhay-; Ayrıntı Yayınları; İstanbul- 1993; s, 8
(17) Fanon, Frantz’dan aktaran: Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; İstanbul- 2012; s, 122
(18) Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; İstanbul- 2012; s, 123
(19) Balibar, Étienne ve Wallerstein, Immanuel; Irk, Ulus, Sınıf: Belirsiz Kimlikler-Çev.: Nazlı Ökten-; Metis Yay.; İstanbul- 1993; s, 373
(20) Özbek, Sinan; Irkçılık; Notos Kitap; İstanbul- 2012; s, 136-137
(21) “Göçmenler de bugüne bir yararı olmadığı için geçmişte kalan her şeyi unutmaları ve geçmişi yok sayıp doğrudan yeni bir hayata başlamalarını salık veren iyi niyetli tehditkâr öğüt, bir hayalet etkisi yaratan davetsiz misafire,... tahakkümü sözle uygulamasıdır.” (Adorno, Theodor-Horkheimer, Max; Aydınlanmanın Diyalektiği; Kabalcı Yay.; İstanbul- 2000; s, 117)
(22) HTİB imzalı ENTEGRASYON metninden...