Silahlarıyla, atlarıyla, kara pelerinleriyle geldiler… Ve aralarında dünya edebiyatının en önemli şairlerinden olan Lorca’nın da bulunduğu binlerce insanı katlettiler.
İspanya iç savaşı sırasında Granada kentinde sekizbin kişi kamyonlarla götürülüp kurşuna dizilmişti. 18 Ağustos’ta Lorca’yı da götürdüler... Kendi mezar çukurunu kazdırdılar ve kurşuna dizdiler…
Ölüm fermanının çıkarılmasına gerekçe olarak, sivil muhafızlar için yazdığı şiir gösterilir:
“Karadır atları, kapkara / nalları kapkara demir / pelerinlerinde parıldar, mürekkep ve mum lekeleri / hepsinin de kurşundan beyni / yoldan aşağı çıkageldiler / o çılgınlar, o gececiler / boğdular geçtikleri yeri...”
***
Federico García Lorca, öldürüldüğünde 38 yaşındaydı ama olgunlaşmış, usta bir şairdi. Pablo Neruda; “Lorca’yı İspanya’nın soluğunu kesmek için öldürdüler. Bu ölümün duruşmasında birbiriyle uzlaştırılamaz iki İspanya vardı: Korkunç çatal tırnaklı lanetli cinayetlerin zehirli İspanya’sı ve karşısındaki İspanya: Yaşama onuru ve ruhuyla gülen, sevginin, geleceğin parıltılı İspanya’sı... Lorca’nın İspanya’sı” diyordu bir konuşmasında.
Lorca, Granada’nın bir köyünde, aydın bir ailede pastoral bir ortamda büyüdü. Bu ortamın sanatına önemli katkılar sağladığını belirtir: “Kırları seviyorum, çocukluğumun en eski anılarında toprağın tadı var. Çayırlar, tarlalar benim için harikalar yarattı. Korkar vahşi hayvanlar, toprakta yaşayan insanlar, çobanlar gökyüzü ve yalnızlık tam bir yalınlık... İnsanların yazdıklarımı bir şairin cüreti olarak düşünmelerine şaşıyorum. Hiç de öyle değil, onlar otantik ayrıntılardır ve pek çok insana garip geliyor. Çünkü hayata çoğu kez böyle yalın ve dosdoğru bir biçimde bakarak ve dinleyerek yaklaşamıyoruz.”
***
Ailesi daha sonra çocuklarının eğitimi için Granada’ya yerleşir. Granada, Lorca’nın yalnızca çocukluk dünyasıyla ilgili değil, tüm yaşamıyla bütünleşecektir. Granadalı olma, onda zulüm görmüş olanlara Romana, Siyaha, Yahudiye, Faslıya- karşı bir sempati yaratacaktır;
“Ah çingenelerin kenti, her yerinde bayraklar / söndür yeşil ışıklarını, korucular geliyor./ Kim görürde unutur seni. / Ah çingenelerin kenti.”
Şairlerin çoğu birbirinin geliştirdiği ve sürüklediği bir şiiri kaynak alırken, Lorca bir halkın yüzyıllar içindeki yaşamlarının damıttığı bir şiir suyuna, kaynağına girmiştir. Halk şarkısını, oyununu, dansını müziğini gözeterek ve buna kendi lirizmini de ekleyerek yeni bir öz yaratmıştır. O sanatının gücünü biraz da titiz, zor beğenen ve kolaylığa düşmeyen yaradılışından alır.
Arif Damar’ın deyişiyle: “Onu halk çok sevmişti. Şiirlerinde bir şairin bireysel duygularıyla bütün bir halkın duyguları birbirine karışır. İnce bir lirizm vardır. Acıyı, ölümü, aşkı ve İspanya’yı söyler. Hem yerel, hem de bir dünya şairidir O.” Bu yüzden yazdığı şiirler zamana ve yıllara dayanıklıdır.
“Senin olsun mavi göğün / ben de ödünç alırım yüreğini bir arkadaşın,/ ırmakları olan bir yürek ve pınarları / ve demirden bir bülbül ki / dayanır çekicine yüzyılların.”
Lorca ruhunun gizlerini olduğu gibi açarak, yazmak için duygularını zorlayan bir şair olmamıştır. Onun şiiri, kişiliğinin damgasını her zaman bulabildiğimiz örnek nitelikler taşır. Onun keskin ve ise işleyen imgeleri, İspanya’yı gizemli yeraltı kaynaklarından tanımaya yöneltir bizi.
Lorca kısa süren yaşamına rağmen resim ve müzikle de ilgilidir. Tiyatro oyun yazarlığında da güçlü bir kişilik oluşturmuştur.
Şiir üzerine yaptığı incelemeleri olsa da, bunu daha çok kendi şiir poetikası için gerekli gördü. Ona göre; şiir üzerine bir şeyler söylemez şair. Bu işi eleştirmenlere, edebiyat profesörlerine bırakmak gerekir.
***
Evet, dünyanın en önemli sanatçılarından biri olan Federico Gorcia Lorca, gerçekleri söylediği için ölüme mahkum edilen sanatçıları simgeleyen bir anıt gibi dimdik ayakta duruyor.
O, sıcak bir yaz günü, bir Ağustos sabahında Frankocu faşistler tarafından kurşuna dizildi. Mezarının nerede olduğu bugün de bilinmemektedir; ama artık yalnız İspanya’nın değil, dünya edebiyatının önemli bir kişiliği olduğu çok iyi bilinmektedir.
Turgut Uyar’ın O’nun için yazdığı bir şiirde dediği gibi:
“...Artık kat’iyen biliyoruz / halk adına dökülen kan / sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır, dişlerin arasında / İspanya’da ve her yerde...”