Türkler, Kürdistan’da “işgal gücü" olarak, “var"dır. İşgalciler, bariyerler, kum torbasından kuleler, bariyer ve aşılması imkansız yükseklikteki beton blokların gerisinde, korkudan titreşerek gizleniyorlar.
Polonya’yı işgal eden Nazileri taklit edip onlarınkiyle aynı olan panzerlere doluşarak, belediyeleri gasp ve işgal ettiler.
Eskide halka ait olan belediyeler, artık kendi çapında yasak bölge. Kürt ise şüpheli kişi…
Evine elektrik bağlatmak, inşatına, dükkanı, iş yerine ruhsat (izin) almak için, belediyeye işi düşenler, bir kaç arama barikatından geçiyor, inceden inceye sorgulanıyorlar. Sorgudan “temiz" çıkıp içeriye girenler, Tanrının şanslı kulları sayılıyorlar.
Hitler’in işgal topraklarında da sefalet bu boydaydı. Seçilmişleri toplama kamplarındaydı. Başbakanlar, bakanlar, vali ve kaymakamlar da kayyumdu.
Türk işgalciler, en az Polonya, Fransa, Hollanda ve Hitler rejimi adına öteki ülkelerin üstüne oturan işgalci güçler kadar tedirgin.
Yalnız el konulmuş, sahiplerinden çalınmış belediyeler değil, valilik ve kaymakamlıklar da savaş alanı ortasındaki askeri karargahlar gibi koruma altında. Binaların çevresi, fırdolayı kum torbalarından örülme korugan. Etrafta mevzilenmiş polis ve askerlere ek olarak, panzerler dizili.
Gizli kameralar, uçuşan sinekleri de kaydediyor, yan yana dizili zırhlı nöbetçiler, düşman atağına karşı, etrafı tasarruf altında tutuyorlar.
İşgal gücünün insan avından arta kalan zamanlardaki yaşama alanı siteler, yüksek duvarlarla çevrili. Duvarların üstünde dikenli teller. Pencelerde kum torbaları. Kantinlerinde yoksa eğer, zırhlı araçlarla ekmek, makarna, domates, kabak almaya gidiyorlar.
Gelgelelim, köpeklerce kovalanmış, panik içinde sulara atılmış cıpıldak ıslak olmuş tilki gibi kum torbaları gerisinde titreşenler, Kürdistan’da “sahiplik" taslıyorlardı.
Oysa, direnişin olduğu yerde, kum torbaları ile payidarlık mümkün değildir. Erken ya da geç, işgalcinin son durağı hüsrandır. Balkanlar ve Arabistan’ı ele geçiren Osmanlı, hani nerede?
Nitekim Türkler, yüz yıldan beri, işgal gücüdür Kürdistan’da. Üstelik soykırım atakları, yangınlar, yıkım, hırsızlık ve soygunlarla…
En son geçtiğimiz yıl, insanları diri diri yakma ile hırsızlık, soygun yıkımla daldılar. Kiralık katiller, hırsız ve tecavüzcülerden oluşan İslamcı terörün uluslararası kolları da, yandan destekçiydi.
Kırım ve yıkımla Kürdistan’ı sindirip teslim aldıklarını sandılar. Ama Kürtler, Newroz sabahının renk ışıltılarıyla, soylarının düşmanlarını hayal kırıklığına uğrattılar.
Oysa, yüz yıldan beri Kürtleri terörle sindirmeye çalışanlar, Newroz’dan günler önceden başlayarak, kitleleri evde tutmak için, “IŞİD meydanlarda bombalar batlatacak“ söylentileri yaydılar.
Öbür yanda katillerin, hırsız ve tecavüzcülerin sokak başlarında pusu kurdukları zaten biliyorlardı. Buna rağmen, Kürtler “ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin" sabah erkenden sokaklardaydı.
Amed şenlik alanı, şehir dışında, uzaktı. Belediye, otobüs vermiyordu. Ama, şaşırtıcı bir dayanışma vardı. Özel arabası olanlar, kamyoncular, şehirlerarası otobüs firmaları, minibüsçüler kendiliğinden seferler olmuş, insan taşıyorlardı şenlik alanına.
Polisin barikatlardaki engellemesi de kimseyi yıldırmıyordu.
Kanla kazanılmış Newroz, bir kere daha, ama daha dirençle, direniş ve başkaldırıyı sembolize ediyordu.
Kürdistan’ın yüreğindeki dev, Yılmaz Güney’in unutulmaz “Mutlaka Kazanacağız" sözüyle yerinden ayağa kalkmıştı. Şehirlerin tanka, topa, uçak füzelerine tutulduğu, insanların diri diri yakıldığı büyük barbarlıktan sonraki bu Newroz’da, daha bilenmiş bir kin ve öfkeyle “bir yere gitmedim, buradayım ve sen insanlık suçlusu, senden davacıyım" dercesine meydanlara akıyordu.
Ahmet Türk’ün deyimiyle Kürtler, zindancılara da teslim olmamıştı. Kürdistan, düşmana inat yeniden “kesk û sor û zer"di.
Öte yandan dünyanın beş kıtasında, Kürdün özgürlük sevdası yankılanıyordu.
Newroz vesilesiyle, ilk defa aralarında NATO ortaklarının da bulunduğu Batı dünyasında Türk devletinin teröristliği tartışılıyordu.
Almanya devletinin kanalı ARD televizyonu Frankfurt şehrinde düzenlenen görkemli Newroz gösterisine geniş yer veriyordu. Gösteriyi yorumlayan George Restle’nin sesiyle, şu cümlelerle yer yüzüne yayılıyordu:
“Şimdi burada bu soruyu sormak gerekiyor: Kim burada aslında terörist? 18 yıldır katı ve sert koşullar altında Türkiye’de hapishanede bulunan PKK lideri mi, yoksa on binlerce muhalifi, Kürtlerin hakları için mücadele eden yasal siyasi parti HDP’lileri tutuklayıp ceza evine koyan Türkiye Cumhurbaşkanı mı? Kim gerçekten terörist, yıllar önce ateşkes ilan edip PKK’nin bitirileceğini duyuran adam mı, yoksa Kürtlerin yaşadığı bölgelerde sivillere zarar gelip gelmediğini umursamadan ölümcül bir savaşın sürdürülmesine izin veren bir Cumhurbaşkanı mı? BM’in raporuna göre 2015 Temmuz’undan bu yana 350 bin insan Türk ordusu tarafından göç etmek zorunda bırakıldı, evleri sistematik olarak yıkıldı. Binlercesi öldürüldü, kadınlar işkence gördü ve tecavüze uğradılar. Kim şimdi burada gerçek terörist? Federal Almanya hükümeti artık Türkiye tarafından Almanya’da kimin terörist olduğunun dikta edilmesine izin vermeye bir son vermeli. Yoksa cesetler üzerinden bir diktatörlük rejimi kurulmaya çalışılan sistemin manevi destekçisi olmuş olur.”
Avrupa’da bu bir ilkti. Kürtlerin terör devleti darbeleri altında olduğu anlatılıyor, Türk devletinin meşruluğu tartışmaya açılıyordu. Bu büyük bir aşamaydı.
/**/
Öte yandan 2017 Newroz’u, işgal altındaki Kürdistan’ın avazıydı. Kürtler, meydanların diliyle “biz buradayız ve düne göre, zafere daha yakınız” diyorlardı.