Türkiye 9 Ekim’de Rojava’ya yönelik bir işgal hareketi başlattı. İşgalde yüz binlerce insan evini, köyünü, şehrini, malını, mülkünü bırakıp yollara düştü, evleri, köyleri yakılıp yıkıldı. Yüzlerce insan saldırılardan dolayı yaşamını yitirdi, yüzlercesi de yaralandı. Bu tablo işgal cephesinde bir zafer olarak kutlanıyor, daha büyüğünü daha fazlasını yapmalıyız diye kendinden geçiyorlar. Yakma, yıkma ve viraneye çevirme bir histeriye dönüşmüş bulunuyor. Napalm ve fosfor bombalarıyla yakılan çocukların ve kadınların görüntüleri iştahlarını hayli kabartmış görünüyor.
Kürt halkının acıları üzerinde, Kürtlere ait mekanlar üzerinde, Kürtlere ait değerler üzerinde yaptıkları yıkım ve tahribatla hayli iştahlı sörf seanslarını sergiliyorlar. Başka ülkeler deniz sporunda, futbolda ve diğer sportif alanda sörf ve şovlarını insanların beğenisine sunarlarken, Türkiye sörfünü dünyaya Kürt yıkımı üzerine sergiliyor. Ortaklarına da “Haydi alkışlayın” diyor, “haydi dört dörtlük bir taktirden beni mahrum bırakmayın, çocukların tenindeki fosfor yanıkları iştahınızı bozmasın, aynen Ankara zirvesine sunduğum Efrîn incirleri tadında, sizin daha fazla iştahlı olmanızı bekliyorum ey, ey ortaklarım” diye sesleniyor Tayyip Erdoğan.
İşgalci Türk devleti Rojava cephesinde yaratığı yıkımın bir benzerini kuzey Kürdistan’da sergilemeye devam ediyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Dr. Selçuk Mızraklı tutuklandı. Diyarbakır’a bağlı Kayapınar, Kocaköy, Bismil belediyelerine ve Van’ın Erciş belediyesine kayyum atadılar.
Ben bugünün iktidar sözcülerini dinlerken Dersim’i soykırımdan geçiren General Abdullah Alpdoğan’ı dinliyormuşum gibi oluyorum. General Alpdoğan’ın Umumi Müfettişler konferansındaki konuşmasını okuduğumda bugün ki iktidar sözcülerinde herhangi birisinin konuşmalarını okuyor veya dinliyor gibi oluyorum. Benzerlik sırf dilde değil planlama ve uygulama alanında aynı hat üzerinde birinci aşamayı tamamlayan ikinci aşama olarak görülüyor. Alpdoğan şöyle diyor: “planımız kanat önderlerini, ileri gelenleri, şeyhlerin, pirlerin bir kısmını ölümle cezalandırmak bir kısmını hapse atmak ve bir kısmını da sürgün etmekle devlet bizi vazifelendirdi” diyor. (1936 Umumi Müfettişler konferansı belgeleri Dipnot yayınları) Öldürme, hapis ve sürgün üzerine kurulu bir strateji ve bu stratejinin sistematik uygulaması AKP iktidarı o dönemin uygulamalarını günümüze uyarlanmış bulunuyor. Bazı yönleriyle o dönem uygulamalarını aşan bir yoğunluk bir yetkinlik içinde bir yıkım siyaseteni Kürt halkına ve temsilcilerine karşı uyguluyor. Devlet Dersim’de soykırıma hazırlanırken, soykırım uygulamasını pratikleştirenin ön ismini “Hüseyin” koymuş. General Alpdoğan kendini Hüseyin diye de tanıtıyordu. Dersim’in Alevi Kürtlerini aldatmaya yönelik bir propaganda aracı olarak kullanıma sokuluyor bu isim.
Rojava’ya yönelik işgal hareketin ismi “Barış Pınarı” bu isim altında Kürtlerin acılarını yıkımını Kürtlerin mekanında akan acıyı, kanı ve ızdırabı kendisi için “hayat pınarı” olarak gören bir ziynet aynı zamanda bu isim altında yaptığı yıkımın üstünü örtme planı.
Peki örtebildiler mi? Örtemdiler ve örtemezlerde döktükleri Kürt kanı kendilerinin ve ortaklarının karnını hayli sancılandırmış görünüyor. Bu daha başlangıç Kürt direnişi işgal cephesinde çürütmeyi hayli derinleştirdi, daha da derinleştirecek artık insanlık nazarında sıfatları alçaklık sıfatlarıdır.
Çağın alçaklığını sergilediler ve sergilemeye devam edecekler. Bu alçaklar ve alçaklık karşısında Rojava çağın onurudur ve çağın ilham kılavuzudur ne yaparlarsa Rojava karşısında yenilecekler.