Ben ulusalcıların kafasına benzer bir kafaya sahip olsaydım. Babamla kadeh tokuştururken, “laiklik elden gidiyor, şu PKK de ülkeyi bölüyor” diye mızmızlansaydım. Orijinal haliyle yazacağım, babam bana aynen şöyle derdi:

“Eşek kafa, bir kendi yaşadığın Batı’ya, İstanbul’a, Ege’ye, Karadeniz’e, Güney’e ve hele de orta Anadolu’ya bak, bir de Kürdistan’ı gözle... Ne gördün? Senin yaşadığın yerlerde, Noel Baba kılığındaki garibana yumruk atarlar, silah çekerler, sonra yılbaşını kutlayanları Reina’da katlederler. Bir de Kürdistan’a bak. Batıda kapılarına çarpı işareti konan ve Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta, vaktiyle Dersim’de yakılan, kırılan Alevilerle Şa’filer birlikte yaşamakta. Şimdi Erdoğan’ın yakıp yıktığı, ardından da yıkılan yerlere “kalekollar” dikilecek olan Amed’de dinine bağlı yüzbinler, bir Dersim kadını olan Alevi Gültan Kışanak’ı Büyükşehir Belediye Eşbaşkanlığına seçmekte. Eline kadın eli deyince abdesti bozulan Şafi Melleler, Gültan Kışanak’ı nerede görseler, boynuna sarılmakta. Sonra da, Sünni Hanefi Erdoğan, Gültan Kışanak’ı hapse atmakta... Şimdi konuş bakalım eşek kafa, laikliği yok eden AKP’ye karşı mücadeleyle, PKK düşmanlığı birbirine uyuyor mu? Çalıştır şu kafandaki enginarı...”

Rahmetli iyi bir adamdı. Eğer bugünleri yaşasaydı, kesinlikle önüne çıkan her “laik ve PKK düşmanı ulsalcıya” aynen böyle derdi.

Diyelim ki, ben babamın laflarını “takmadım” ve şöyle devam ettim:

“İyi de muhterem peder, bu PKK’nin IŞİD’dan farkı yok, o da Bab’ta Türk askerini öldürüyor, öteki de Kürdistan kırsalında aynısını yapıyor. Laiklik adına IŞİD’a karşıyım, ülkemin bölünmemesi adına PKK’ye karşıyım...”

Babam biraz tereddüt etti. İçimden “moruğu fena çıkmaza soktum” diye geçirdim. Babam kadehinden bir yudum aldı. Sonra ağırdan konuşmaya başladı:

“Seni gidi kurnaz seni, beni yaş tahtaya bastıracaksın değil mi? Oyuna gelmem. Söyle bana, savaş iyi mi kötü mü?”

“Kötüdür.”

“Aferim enginarın biraz çalışır gibi. Madem kötü söyle bana bu savaşa son vermek, ülkemizdeki kanlı olayları savaşmadan önlemek için, IŞİD’la ‘laiklik’ konusunda müzakere mümkün mü?”

“Olur mu baba ya, kelle kesenlerle ne konuşacağız, laikliğimizi kabul et filan mı diyeceğiz?”

“Doğru, diye devam etti babam, şimdi de şunu yanıtla: Ülkenin toprak bütünlüğü ve sınırlarının dokunulmazlığı konusunu PKK ile müzakere etmek mümkün mü?”

Babam Antakya kahvelerinin usta satranççısıdır. Cübbeliyle masaya otursa, dört hamlede feleğini şaşırtır. Şimdi de, piyonlarını çaktırmadan benim Şah’a doğru itekleyip duruyor. Hızla şah-mat durumuna doğru yuvarlanıyorum. Düşünüyorum: “Gerçekten IŞİD’la masaya oturmak mümkün olmamakla birlikte, PKK’yle masaya oturmanın mümkün olduğunu yıllardır görmüştük.

Babam devam etti: “IŞİD’ın ‘hilafetiyle’ Türkiye Cumhuriyeti’nin laik düzeni akla kara gibi birbirinin zıddıdır. Ya o, ya bu. Hilafet’le laiklik bağdaşmaz... Ama bir de şöyle düşün: PKK ne istiyor? Demokratik Özerklik istiyor. Demokratik Özerk Kürdistan ile toprağı bütün, sınırları dokunulmaz Türkiye bağdaşır mı? Elbette bağdaşır, dünyada böyle sayısız devlet var, ABD öyle, Almanya öyle, İsviçre ha keza... Sonra Kıbrıs. Kıbrıs nedir? Kıbrıs BM’e göre tüm adayı kapsayan bir hükümran devlettir. Kuzey Kıbrıs’taki Türk askeri varlığı illegaldir. Böyle olduğu halde Türk devleti ne diyor? Kıbrıs’ta çözüm ‘federal Kıbrıs’. Yani Türk devleti diyor ki, ‘biz Rumlarla yani Hıristiyanlarla, aynı federe devlet çatısı altında birlikte yaşayabiliriz...’ Ne güzel değil mi? İyi ama, biz Rumlarla federal sistem temelinde birlikte yaşayabileceksek, neden Müslüman Kürt halkıyla ‘özerklik’ temelinde birlikte yaşamayalım?”

“Ama onlar terörist” diye bağırdım.

Babam yüzünde muzip bir gülümsemeyle suratıma baktı, baktı. Sonra şöyle dedi:

“Hadi git dışarıda biraz hava al, bu zıkkım şişede durduğu gibi durmaz...”

Eğer babamla böyle bir sohbet gerçekleşmiş olsaydı, bu en son cümleyle ne demek istediğini asla anlayamazdım.

Gerçekten de “şişede durduğu gibi durmaz” ne demektir?

Kuto dedi ki, “ulusalcının kafası kıyak, ne dediğini bilmiyor, demektir...”