Tarih nehrinin yüzeyinde, dalından kopmuş dal misali, "devlet başkanı" sıfatlı, ama deliliği tescilli sayısız diktatör akıp gitti. Birer çetebaşı, her biri ayrı ayrı kendini, "dünya lideri" sanan…
Esir aldıkları yurttaşlarının tepesinde taklayan balyoz olmak, kendilerince dünya lideri olmanın temel şartıydı, bu yüzden zulümkarlıkta cömerttiler.
Tarih nehrinin yüzeyinde görünüp kaybolmuş bu zalimlerin adını sıralamaya yerimiz yetmez. Ancak, Uganda’nın belalsı İdi Amin bunlardan biriyse, bugünkü adı Etopya olan Habeşistan’ın Kralı bir başkasıydı. Kral o kadar soyluydu ki adının uzunluğu birbuçuk metrelik boyunu aşıyordu:
Aslanlar Aslanı Krallar Kralı Haile Selasi 1…
Kralın yasaklarına karşı gelip sokağa çıkanlar kalkanlı, mızraklı polislerce (o zaman henüz zehirli gazlar, iç düşmana karşı kullanılan gezici tazyikli su tankları yoktu) karşılanıyor, öndekiler anında ve yerinde cansız bırakılarak destanlar yazılıyordu. Kral, göğsünden göbeğinin alt taraflarına kadar madalyalıydı. İdi Amin ve Saddam da öyle. Ama o madalyaların nereden ve nasıl hak edildiğini kimse bilmiyordu.
Saddam Hüseyin at üstünda "Babil Kralı"ydı. Yere inince "savaşların tanrısı" sıfatını alıyor, tenekeden topların başında "kıyamet toplarının ilahı" pozuna giriyordu.
Ve hepsinin bir başka ortak özelliği hırsızlığa "istedikleri kadar alma" adını koymalarıydı. Nereyi beğenirlerse oraya bir saraf konduruyorlardı. Kışlık sarayları ayrı, yazlık köşkleri ayrı ve bunların hepsi halkın parasıyla karşılanıyordu.
Halk mı? O normalinde kendi halinde sessizdi. Göreve geleni alkışlarla karşılayıp onu yemeye kıyamadığı, aç çocuğundan bile esirgediği kazancıyla beslemek, gidene sövmekti.
Saddam ve İdi Amin gibi deli diktatörlerin tümü (Hitler, Şili’nin Pinoche’si ve bildik, tanıdık darbeci generallerle, seçilmişler) sefaletin kucağından çıkıp geliyorlardı.
Kalpazanlık ve herkese ait olması gereken araziye gecekondu oturtarak zengin olma serüveninden gelenler, kurdukları siyasi çetelerle baş kesilince "o benim, bu da bana" hırsıyla mala, mülke saldırıyor, doymak bilmeyen aç gözlülükle her tarafı ele geçirmeye çalışıyor, bazıları çaldıklarını kendi polisine yakalatmamak için kamyonlara yükleyip ülke içinde dolaştırıyor, böylece hırsızlık geziye çıkaran adam adını alıyorlardı.
Ve bunlar, soylu görünmeye de pek meraklıydılar. Soy, ırk icat edip başlarından geçiriyor, icat ettikleri hızlarını kesemeyince, "işte bana yakışan ecdat" ilanatıyla tarihe dehşet salmış katillerden bir demet derleyerek, "ecdat"ının boyutlarını utanmazlıkla yayıyordu.
 Günümüzde Güney Koreli Yung, beride asıl İslamın temsilcisi iddiasındaki IŞİD çetesinin lideri El Bağdadi dehşetle dünyayı sarsıyordu. Yung eniştesini asıyor, El Bağdadi'nin çeteleri ise İslamı yüceltme adına bütün karşıtlarına (en başta Kürtlere savaş açıyor) tekbir sesleriyle ırza geçiyor, soykırıma girişiyor, yine tekbirli törensellikle insan kesiyor, esir Kürt kadınlarını pazarda satıyor, Paris’te yayınevini basıp katliam yapıyor, Batılılarca yer yüzündeki başlıca hamisi diye gösterilen Türk devletinde yükselen egemen sesler, insanlık katillerine dokunanları "İslamofobi" (İslam düşmanlığı) yapmakla suçluyordu.
Tarihi kirletmiş deliler orada kalsın, Türk devletinin eşi bulunmaz büyüğü Recep Erdoğan hala kendine kimlik arıyordu. Bu amaçla tarihten önce (İsa Peygamberin doğum yılı tarihi, yani tarihin başlangıcı ise) ve tarihten sonra ortaya çıkmış, bazıları kurucusunun ömrüyle sınırlı hayatıyla çete olmanın ötesine bile geçememiş, 16 Türk devletini ecdat kabul edip halkına ilan ediyor, yaptırdığı saraya o devletlerin eli kanlı liderlerinin heykelleri yerine, kurşun asker niyetine askerlerini sıraya dizip seyre çıkıyor, ziyaretine gelen dostlarına törensellikle göstererek keyifleniyordu. Elbette sadece kurşun asker motifleriyle "keyfini getirmek" değildir amacı. Dünya liderliği çoktan ilan edilmiş adamın Emperyal özlemlerin dışa vurumu olamlı bu.  
"Ecdat" seçilenlerden her biri gerçekten, tehşet ve vahşetin adı… Bu yüzden mi ecdatlığa seçildiler bilmiyorum. Türk ırkçılığının teorisiyenleri bile içlerinde pek çoğunun Türklükle uzaktan yakından ilgisi, ilintisi olmadığını söylüyor.
Atilla, Avrupalı (Macar) bir çete başıydı. Düşmanlarının etğini de yiyen…
 Moğollar taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmamakla ünlüydü. Kütüphaneleri, ibadethaneleri at ahırı yapan…
Timur, en son ve en birinci Ecdat Osmanlı’nın Sultanı Beyazıd’ı, Ankara ovasında (Esenboğa) esir almış ve at niyetine sırtına binerek aşağılamıştı.
Ecdadı bu olan adam, Kürt çocuklarını kırarak mı emperyalist yayılmacılığa hazırlanıyor, bilemiyorum. "Yüzünüzü açın bakıp hasret gidereyim" ricası kabul olunca, Kürt çocukları Cizre sokaklarından, "ölü çocuk" olarak toplanmaya başladı.
Artık tanınıyor ve yanlışlığa mahal yoktu. Hrant Dink cinayetinde suçlanmış polis şefi de Cizre’de asayiş müdürüydü.
Sokaklardan çocuk cesetleri toplanırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan savaşta çocukları vuran İsrail Başbakanına alçak diyor, ve Başbakanının da Paris'teki özgürlük yürüyşüne göndererek insaniyet göstersinde temsil oluyordu…
IŞİD İslamı, Moğol kılıcı manzarasında çocuklarının hali işte!..