Arap Baharı olarak tanımlanan süreç 2011’de Tunus’ta başlamıştı. Halklar, despot iktidarlara karşı ayaklanmıştı. Bu Arap halkı başta olmak üzere Ortadoğu halklarının özgürlüklerini hatırlama ve hayata geçirme eylemiydi.

Tunus’ta başlayan ayaklanmalar, Kuzey Afrika’yı bir baştan diğer başa sarstı. Tunus, Mısır, Libya daha sonra Körfez ülkeleri, Arap yarımadası, Suriye ve diğer bölgelere yayıldı. Halk eylemlerinin başlangıcı devrimci özellikler taşıyordu.
Devrimler ilerledikçe, mevcut statüko aşılıyordu. Ama Küresel egemen güçler bu devrimlerden hemen rahatsız oldular. Devrimlerin halk yönetime geçmesinin önüne geçecek strateji ve taktikler ürettiler.
Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali despotluğu çökünce, Tunus halkı devrimini inşa etmek istedi. Ancak egemen güçler buna izin vermedi. Hemen başka araçlar devreye koydular. Aynı durum Mısır’da gelişti. Egemen sistem Mısır’daki halk devrimini halkın elinden alıp önce Müslüman Kardeşlere daha sonra ise darbe ile General Sisi’ye devretti.
Libya’daki durum zaten diğerlerinden farklıydı. Kaddafi’nin yönetimindeki Libya diğer ülkeler gibi değildi. Egemen güçler Fransa ve NATO öncülüğünde Libya’ya saldırdı. Ardında da Libya’yı kaotik sürecin içine çeken selefi gruplara mekan ettiler. Yani Libya’yı da istikrarsızlaştırdılar. Arap Baharı’nın halkçı devrim dalgası Arap yarımadası ve Körfez ülkelerinde ise sınırda tutuldu.
Suudi Arabistan ve Katar başta olmak üzere bu devletlerde halk devriminin gelişmesi engellendi. Çünkü sistemin aracı halinde olan bu devletler zaten halk karşıtı cephenin içindeydi. Daha açık deyimle, bu ülkeler şimdilerde Libya’dan Suriye ve Irak’a kadar uzanan hat içindeki El Kaide ve IŞİD çetelerinin açık destekçileriydi.
Ee zaten küresel güçler halk devrimlerini engellemek için söz konusu ülkelerde IŞİD çetelerinin önünü açıp, kaosu süreklileştiren bir taktik izlediler. Bugün Irak ve Suriye’de olan durum da bu taktiğin sonucudur.
Egemenler, halk devrimlerinin Arap coğrafyasında ve Ortadoğu’da gelişmesini engellemektedirler. Bloke etmek istemektedirler. Bunun tipik örneği Mısır ve Libya iken şimdilerde Suriye ve Rojava’dır.
Düşünün ki Mısır’da Sisi darbecine iktidar verildi ve Mısır’da çeteler yok! Libya’da egemenlere göre iktidar şekillenmedi diye kaos ve şiddet derinleşiyor. Aynı durum Suriye’de de geçerli. Suriye’de halkların devrimi çeteler aracılığı çalınıp belirsizliğe itiliyor.
Egemen sistem Rojava’daki devrimi de çeteler aracılığı ile başarısız kılma peşinde. Ama Rojava’daki sistemin acayip bir hatası var. Çünkü Rojava Devrimi kendi savunma savaşının öznesi olan bir halk gerçekliği ortaya çıkardı.
Dolayısı ile IŞİD çeteleri, egemen devletlerin elinde bir enstrüman, kullanılacak bir araç, bir piyondur. İsminde İslam olması kimseyi şaşırtmasın. IŞİD ve içindekiler gereksizliğin aktörleri olarak devletler için kötülük ve zulüm üretmektedirler. Din, iman, ahlak ve İslam ile yakından uzaktan da bir alakası olmayan faşist çetelerdir.
Bu kara gömlekli IŞİD çeteleri, daha önce İtalya’da Mussolini yanlısı, Almanya’da Hitler suretinde, İspanya’da Franko kılığında, Türkiye’de Kenan Evren cuntacılarının üniforması ile ortaya çıkmışlardı. Ve Rojava’daki halk bu faşist çeteleri çok iyi biliyor. Bunun için direniyor. Direnecek ve çeteler Kobanê’de yenilecek…