İnanç kavramının toplumsal antropolojisi üzerine biraz yoğunlaşıldığında ortaya çıkan sonuçlardan belki de en önemli olanı kutsallık fenomenidir. Toplumsal doğa kendi bağrından çıkardığı kutsallıklara anlam yükleyerek, deyim yerindeyse onları imanın rüknü haline getirir; yani toplumsal ahlakın bir parçası olarak kendi hakikat çerçevesinin içine alır ve genellikle toplumsal ideolojiye dönüştürerek çok uzun sürede, bazen de sürekli bir pratikle kendisiyle birlikte yaşamasını sağlar. İdeoloji çoğu kez sanıldığı gibi sadece teorik yanı olan entelektüel bir birikim değildir. Bunun çok daha fazlası olan toplumsal pratiği, hatta toplumsal hafızayı da içerir. Burada önemle dikkat edilmesi gereken nokta devletçi, iktidarcı, hegemonik güçlerin toplumlar için bir mühendislik çalışması sonucu inşa ettikleri ideoloji, rıza oluşturma vb. yollarla toplumlara enjekte etmeye çalıştıkları değil, toplumun kendi ahlaki yapısından kaynaklanan değerlerin toplumun özgürlük alanı olan politik alanda toplumsal sorunlara çözüm olabilme gücüne kavuşmalarıdır.
Toplumsal değerlerin tümüne yakınının hiç şüphesiz inanç ve kutsallık kavramlarının gerçek anlamlarıyla mutlaka bağları vardır. İster Semavi olsun, ister olmasın bütün dinlerin toplumsal kabulü için ortak nokta budur. Toplumsallık kendine ait olmayan hiçbir kutsallığı kendi ideolojisi olarak benimsemez. Hz. Zerdüşt’ten Hz. Muhammed’e kadar bütün devrimci peygamberler ve insanlık tarihinin bilgeleri bu değişmez gerçekliğin en çok farkında olan insanlardı. Bu farkındalık, o bilgelerin irşat yöntemlerinde de kendini göstermekteydi. Hz. Zerdüşt’ün sıklıkla halkın tarlalarında çalışması, Hz. Musa’nın İsrailoğullarının hayvanlarına çobanlık yapması, Hz. İsa’nın havarilerinin ayaklarını yıkaması, Hz. Muhammed’in Mescidi Nebevi’nin yapımında bizzat taş taşımak suretiyle çalışması hemen ilk anda akla gelen örneklerdir. Yine Hz. Muhammed’in yaşantısının sadeliği, ömrü boyunca sert hasır üzerinde uyuması, kıtlık yıllarında açlıktan sahabe karnına bir taş bağlarken onun iki tane bağlaması ve kendini tarif ederken “Ben de sizin gibi Mekke’de kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum” ifadesi bu bilge devrimcilerin toplumsallıkla nasıl iç içe yaşayarak hedeflerine yürüdüklerini ortaya koyması açısından önemli örneklerdir.
İslam tarihinde “Yeşil Saraylar” inşa etme dönemi Hz. Muhammed’den sonra başlayan Emevi saltanatının ürünüdür. Günümüzde 1100 odalı Beştepe’deki sözüm ona külliyeler gibi debdebeli yapıların inşası aynı zamanda inancın toplumsallıktan nasıl koparılıp devletin ve iktidarın payandası haline getirilmek istendiğinin açık işaretlerini taşımaktadır. Aslında toplumun inanç alanın hırsızları tarafından gündeme koyulan ve pratikleştirilen bu tür uygulamalar, kutsallıkların toplumdan çalınarak kendi iktidarlarının basit araçları haline getirme çabalarından başka bir şeyle izah edilemez. İktidarın şehvetine esir olmuş diktatör bozuntularının, kendi etrafındaki birkaç şakşakçıya dağıttıkları ulufelerle toplumu sadaka kültürüne alıştırarak oluşturmaya çalıştıkları bu hırsızlar düzeni, ölmeyi görüp bayılmaya razı olmuş bir toplumsallık üzerinde belki bir süre işe yarar ama her devirde toplumun yaşam damarları içinde kesintisiz akıp gelen hakikat olgusunun arayıcısı ve takipçisi olan bireylerin ve kitlelerin olduğu unutulmamalıdır. Aksi takdirde toplumsal yaşamın devamı düşünülemez. Bunca zulmün varlığı altında insanlığı ve insanlığa ait tüm değerleri yaşatan, toplumsal kök hücre olarak her zaman var olan umuttur. Hiç şüphesiz umut, mücadeleyle anlam kazanır. Beş bin yıllık iktidarcı, hegemonik, devletçi anlayış karşısında toplumsal dokunun hala varlığını sürdürüyor olması, insanlık umudunu yüreklerinde ve bileklerinde taşıyarak bu anlayışa karşı mücadele edenlerin varlığı nedeniyledir. Hallaç’tan Bruno’ya, Babek’ten Rousseau’ya, Bedrettin’den Lenin’e kadar birçok örneğini sıralayabileceğimiz bu bilge insanların günümüzdeki takipçisi Kürdistan Halk Önderi Abdullah Öcalan‘ın PKK’nin çıkışını İbrahimi bir çıkışa benzetmesinin anlamı bu olsa gerek. Hiç şüphesiz her öğretinin kendi toplumsal kutsallığı içinde kavranmasını sağlama adına her çağda mücadele eden insanların varlığı, toplumsal hareketlerin umut ışığı olmaktadır.
Günümüzde İslam’ın rantından geçinen yüzlerce sözde din âliminin olduğu böylesi bir zamanda İhsan Eliaçık Hoca gibi insanların bulunması da inanç ve kutsallık kavramlarının toplumsallıktaki yerleri ile yeniden buluşturulabilecekleri konusunda toplumun umudunu arttırmaktır. 'Anti Kapitalist Müslümanlar' tanımını toplumla tanıştırmak için arkadaşlarıyla beraber verdikleri mücadele bile başlı başına desteklenmesi, güç verilmesi ve selamlanması gereken bir mücadeledir. Elbette Ramazan aylarında Beştepe’deki israf ve riya sofralarına alternatif olarak oluşturdukları 'Yeryüzü Sofraları', çağdaş Muaviyeler ve Harun Reşitlerin işine gelmeyecektir. Sayın İhsan Eliaçık ve arkadaşları çok yerinde olarak zalim Haccaclara ve Karunlara karşı çok net bir şekilde Muhammedi sünneti ihya etmektedirler. Günümüz şartlarında ortaya koydukları bu Ebuzervari çıkış, mutlaka güç verilmesi ve ortaklaşılması gereken bir çıkıştır. Zulme karşı alınan bu tavrın, toplumsal vicdanda bir yeri olduğu muhakkaktır. Ahlaki-Politik toplumun bütün savunucularının toplumsal ahlak ortaklığı temelinde, toplumun ahlaki yapısını hedef almış çağdaş Muaviyelerin saldırısına karşı duran bu ahlaki tavrın yanında yerini alması gerekir. Son hafta içinde kitap fuarlarına giderken saldırılara uğraması gibi basit davranışlarla 'İktidar İslamı’nın Sayın İhsan Eliaçık’a yönelmesi, İslam tarihini bir parça bilen herkes tarafından anlaşılabilir bir şeydir. Bu tavır, açıkça Hz. Muhammed konuştuğunda onun sözlerinden etkilenmemek için duymak istemeyen ve kulaklarını kendi elleriyle kapatan Mekke Müşriklerinin tavrıdır. Yine bu tavır, Hz. Peygamber’in vefatından sonra 3. Halife zamanında Ebuzer’i Medine’den Şam’a süren ve tekrar Şam’dan Medine’ye oradan da Rebeze çölüne sürgüne gönderen müstekbirlerin tavrıdır. Hiç şüphesiz İhsan Hoca, İslam tarihini bizden daha bilir ve bu yazdıklarımız onun için ne bilinmedik bir şey ne de bir övgü vesilesidir. Bunları yazmaya ihtiyaç duymamızın sebebi, günümüzde zalime karşı verilen bu mücadele içerisinde kendi yerimizi de almak istememizdendir. Yazımıza İhsan Hoca’nın da çok iyi bildiği bir müjdeyle son verelim:
“Bizde istiyorduk ki, o yerde zayıflatılanları katımızdan bir rahmetle öncüler ve yol göstericiler kılalım.” (Sure: Kasas / Ayet: 5)