O gün sabah kahvaltısından sonra Şirhat’la okulun altındaki bahçelere indik. Sigara tüttürecektik çünkü, okulda yasaktı. Susuzluktan kıvrılan bir nar ağacının altına uzandık. Bizim varlığımızı anladıklarından, yukarıdaki çalılıkların arasından iki tarla güvercini kalktı, dört-beş kez geniş halkalar çizerek gösteri yaptıktan sonra derinliklere dalıp kayboldular. 

Neredeyse kül rengine yakın açık mavi bir gökyüzü vardı. Bulutlar topraktan çıkmış gibiydi sanki. Yalnızlığın çölünde, kimsenin hatırlamadığı bir zamandaydık. Zaman ve taşlar burada, tanrıların birer sureti gibi, gerçekleşen her şeye tanıklık ediyordu. Kucağında çocuk olan bir kadın su taşıyordu. Son derece yorgun ve bezgin bir hali vardı. Buradaki kadınların eşleri, çocukları ya savaştaydı ya da Beyrut’ta ekmek parası peşindeydi. Şirhat kadını göstererek, “Bu coğrafyada kadınlar düzeni sağlar, erkekler kaosa neden olur,” dedi.

Sonra Bermal geldi, neden sessizce oturduğumuzu sordu. Şirhat, “Her zamanki halim,” dedi. İki kez çatışmalarda birliğinden kopmuş Bermal, bir insan doğasıydı. Eskiden bir aşiret çocuğuydu. 14 yaşında gelmişti dağlara. Katolar'da en ön saflarda yiğitçe savaşmıştı. Bermal ile bir söyleşi için anlaşma yaptık. Ona doldurması için iki boş kaset verdim.

Yüz yıllar önce yapılmış bir kuyunun başına geldik. Bunaltıcı sıcaklık egemenliğini sürdürüyordu. Uzaktan sesler geliyordu. Bermal, omzuma dokunarak, sakince, “Zaten suç işledik, kimseye yakalanmadan okula dönelim,” dedi.

Olağanüstü günlerdi… 

Bir hafta önce okulun etrafında gezen iki “eleman” yakalanmıştı, üstlerinde Öcalan’ın okula gidip geldiği saatleri gösteren krokiler vardı. Bunlar Türk istihbaratının gönderdiği ajanlardı.

3 Ekim 1998 gününün akşamı televizyon izledik. Binlerce askerin Güney’e girdiğini, KDP'nin bölgeye güç kaydırdığını, Suriye'nin sınıra zırhlı birlikler sevk ettiğini, Ankara'daki temaslarını tamamlayan Hüsnü Mübarek'in Hafız Esad'a “Öcalan’ı Şam'dan çıkartın,” mesajı getirdiğini haber veriyordu. 

Avrupa'da birlikte çalıştığımız Yıldız, “Başkan on gündür gelmiyor okula, bu kadar uzun sürmezdi,” diyerek yaklaşan bir tehlikeyi işaret ediyordu sanki. Akşama doğru Delil’in, “Başkan yarın öğleden sonra geliyor. Hazırlıklı olun,” sözlerini duyan Yıldız gülümsemişti. 

Şam'da, dokuz aya yakın kesintisiz süren eğitim çalışmalarını tamamlanmıştık. Garzan'dan, Dersim’den, Botan’dan gelen gerillalar son sözlerini vererek ayrılmışlardı. O günden sonra okul sessizliğe bürünmüş, seksen kişi kadar kalmıştık.

4 Ekim…

Sabah Norveçli iki genç gazeteci gelmişti. Qamişlo, Efrîn, Amude'den misafirler vardı. Şam'dan resmi görevli oldukları her hallerinden belli olan dört-beş kişi daha vardı.

Öğleden sonra Öcalan gelmişti. Üzerinde gri bir gömlek vardı. Her zaman yüzünde olan gülümse yoktu, acelesi var gibiydi. Ders kısa sürmüştü. “Tehlike yaklaşıyor. Nefessiz bırakmak istiyorlar. Onları bu kadar zorlamak hoşuma gidiyor. Tehlike ne kadar büyükse, mutluluk da o kadar büyük oluyor,” deyip okuldan ayrılmıştı.

Bir daha gelmedi. O gün Öcalan'ı son kez dinlediğimi bilmiyordum. Sonradan anladım ki, bu Şam'daki son dersiydi. 

Ertesi gün Delil geldi. Toplantı düzenini aldık. Başladı tek tek anlatmaya: “Eğitim bitti, okul dağılacak. Herkes ülkeye gidecek. Düzenlemeler orada yapılacak. Yaralılar burada kalacak. Avrupa'dan gelenler Rojava'ya gidecek,” dedi.

Başkan nerede, ne yapıyor, nereye gitti, ne olacak, neden eğitim dağıldı? Öcalan, 1979’dan bu yana Suriye’deydi. Türkiye birçok sefer tehdit etmişti ama ilk defa bu kadar sert ve kendinden emin hareket ediyordu. Yılların tecrübeli gerilla komutanları telaşlıydı. Anlamaya çalışıyorlardı ama anlatacak bir şeyleri yoktu.

Bir arkadaş “Başkan Lübnan'a gitti”, diğer biri “Ülkeye gitti” dedi, herkes bir şeyler söylüyordu. Emin, “Hayat buraya kadar, bitti,” dedi. Bermal, “Alçak adam, kimde silah var!” diye bağırdı... Şirhat, elinde kalaşnikofla öylece bakıyordu. Hepimiz Emin'in Almanlara çalıştığını ve inançsız biri olduğunu biliyorduk. “Neden silahı Bermal’e vermedin?” diye sordum. Şirhat, “Verseydim öldürürdü. Bir ciğersiz yüzünden başı belaya girerdi,” dedi. O günden sonra Emin'i bir daha gören olmadı.

Belirsizlik bir kâbus gibi büyüyordu. Neler olduğunu idrak edemiyorduk. Sonra gerçek, anlaşılması sancılı bir zaman sürecine bırakıldı...

Sonra bazı gerilla komutanları, Öcalan’ın bu sözlerini yeni bir dönemin işareti olarak yorumladılar. Ancak büyük çaplı bir komplonun tezgâhlandığından kimse şüphelenmemişti. 

Yakıcı güneş altında, her birimiz değişik duygularla doluyduk. O günün saniyelerini birer birer saydık. Bermal, “Kasetleri doldurup göndereceğim,” dedikten sonra bir defter hediye edip vedalaştık. Şirhat, “Bir seneye kalmaz şehit düşerim,” dedi ve gitti. Onlar Kuzey’e, ben Halep’e…

Ateşler yakılmadı, halaylar çekilmedi, gökyüzüne kurşunlar bırakılmamıştı. Herkes gitmiş, anılar kalmıştı sadece. Hiç konuşmadan çekip gitmişlerdi. O günden sonra bir daha Bermal ve Şirhat’ı görmedim.

Akşam Zerdeşt’le Halep'e yolculuğumuz başlamıştı. Dolunay tam tepemizde asılı duruyordu. Zerdeşt, “Burada gökyüzü, yeryüzünden daha büyük,” dedi. Kara bir çocuktu, 16’sında Halepçeli Zerdeşt... Çok yetenekli bir savaşçıydı ve müthiş el becerileri vardı. Tahtaya, taşa ve demire istediği biçimi verebiliyordu. Ruhu da elleri gibi renkli bir yapıya sahipti. “Yiyecek ekmeği olmadığı için gerilla olduğunu,” söylüyordu. Çantasında her zaman tütün olurdu.

Halep yolunda sadece Zerdeşt’in söylediklerini hatırlıyorum. Başka nelerden konuştuk, şimdi hatırlamıyorum. Hava aydınlandığında Halep'e varmıştık. Kalacağımız evin kapısından içeriye adımımı attığımda camın kenarında oturan Yıldız’ı gördüm. Heyecanlandım, birkaç günlüğüne buraya geldiğini anlattı. “Burada yaşanan şeyleri anlayamıyorum. Bir haftadır ellerim titriyor,” dedi Yıldız. İçine tuhaf bir hüzün çöktü. Sonra kuşlardan bahsetti, kuşlar hakkında çok şey biliyordu. Camdan dışarıya bakıp, “Bir gün herkes susacak, kuşlar konuşacak. Sessizliğe ihtiyacım var,” dedi ve gitti…