"Soykırımdan kurtulanların ömürlerini, mağduriyetlerini ispatlamaya adamaları, yaşadıklarından daha da korkunç bir trajedidir. Yaşam öyküleri gelecek kuşaklar için çok kıymetli bir hafızadır. Bu hafıza tarihsel, toplumsal, sosyal ve kültürel manada çok önemli bir bellektir.’’
NİHAL BAYRAM
Sözlü tarih araştırmacısı Cemal Taş, "Dağların Kayıp Anahtarı" kitabıyla Dersim’de 1938’de yaşanan soykırımı bilgi ve belgelerle aydınlatıyor, 80 yıl önce yaşanmış katliama ışık tutuyor. Binlerce kişinin katledildiği, binlercesinin zorunlu göçe tabi tutulduğu Dersim’de yaşananlar yüreğin, aklın kaldıramayacağı ağırlıkta. Cemal Taş ise kitabıyla, insan öyküleriyle yaşanan dramı gözler önüne seriyor.
Katliamla yüzleşmenin gerekliliği ve önemine vurgu yapan Taş, "Soykırımdan kurtulanların ömürlerini, mağduriyetlerini ispatlamaya adamaları, yaşadıklarından daha da korkunç bir trajedidir. Yaşam öyküleri gelecek kuşaklar için çok kıymetli bir hafızadır. Bu hafıza tarihsel, toplumsal, sosyal ve kültürel manada çok önemli bir bellektir" diyor. Taş, tanıklar göçüp gitmeden özür dilenip gereği yapılırsa, bir yüzleşme sağlanırsa, bir nebze de olsa mağdurların öfkelerinin dindirileceğini, toplumsal barışın sağlanabileceğini belirtiyor.
"Mağdurlar neden geçmişlerinden kaçar, yaşadıklarını anlatmaz ya da anlatmaktan çekinir" sorularına birlikte yanıt aradığımız Cemal Taş’ın yanıtları ve anlatıları oldukça çarpıcı.
Sözü Cemal Taş’a bırakıyoruz. Neden yüzleşilemiyor?
Bunun birçok nedeni var: Birincisi; çocuklarını ya da kendisinden sonra gelecek kuşakları koruma hassasiyeti var. Konuşursam, benden sonraki kuşak hesap sorma mücadelesine girer, dolayısıyla başıma gelen onların başına da gelir diye düşünür.
İkincisi; kendisini de korumaya yöneliktir. Anlattıklarım kamuoyunca bilinirse başıma bin türlü bela gelir diye düşünür. Burada en önemli etken resmi anlayışın, kendisini katledenle aynı zihniyette olduğunun gerçeğidir.
Yerli halkın suçlanmasının nedeni de şudur: Katliamcı zihniyet sadece fiziksel soykırım uygulamaz. Aynı zamanda güçlü bir hafıza yanılgısı da yaratır. Mağdur ve yakınlarının konunun esas gerekçelerini sorgulamalarını manipüle eder, hedef şaşırtır. Bu algı zamanla mağdur tarafından da kabul gören bir fikre dönüşür.
Araştırmalarım esnasında konuşmakta zorlanan, konuşmak istemeyen ve inkar edenlerle ben de karşılaştım. Görüşmeyi önce kabul edip sonradan reddeden de oldu, dönemin tanığı olduğunu inkar eden de oldu. Hatta kamera önünde kalkıp giden de oldu. Fakat en ilginci şu: İlk talepte görüşmeyi kabul eden çok az kişi varken, ‘Dersim Meselesi’ kamuoyunda tartışıldığında devletin üst düzey yöneticileri tarafından da dillendirilince, daha önce görüşmeleri kabul etmeyen tanıklar kendileri görüşme talebi ilettiler.
Anlatırsam bir kişi bırakmazlar
Kimi de görüşmeyi kabul ettiği halde, infial yaratacak sarsıcı fiillerini anlatmaya yanaşmaz. Buna en iyi örnek Zazaca yayınlanan "Roê Kirmanciye" adlı kitabımın anlatıcısı Hesen Aliê Sey Kemali'dir. Hesen amca ile beş yılda 20’nin üzerinde görüşme yaptım. Fakat sonradan bana şu cümleleri kurdu: "Kaç yıldır sana hayatımı anlatıyorum. Birinci Dünya savaşında Rusların Anadolu'yu işgal girişimindeki sivil direniş gücünden, Dersim 37-38 Tertelesi’ne kadar Seyit Rıza'nın özel isteğiyle yanında bulunan yedi-sekiz kişiden biriydim. Fakat 38 katliamında devlet safında yer aldım. Bu süreç ile ilgili birçok soruna yanıt verdim. Ama inan ki çoğunlukla herkesçe bilinen konuları anlattım. Hem resmiyet, hem yerel temsiliyet anlamında sır sayılabilinecek konuları derinlemesine anlatmadım. Anlatırsam bizden kurtulan kim varsa onlara çok acı çektirirler. Hatta bizden bir fert bırakmazlar. Sana anlattıklarımı da senden ricam, sağ olduğum sürece kamuoyu ile sakın paylaşma."
Ölümden beter muamele!
İkinci bir örnek ise annemdir. Annem benim sözlü tarih çalışmalarımı daima tehlikeli buldu. Resmi anlayışa haksızlık yaptığımı savundu durdu. Hayatının son yıllarında bir gün eve döndüğümde onu yalnız ve için için ağlarken bulmuştum. Neden ağladığını sorduğumda ise, ölüm haberini yeni aldığı komşu bir kadın için "o çok çekti" dedi. "Sen de çok çektin, ölümden şans eseri kurtuldun" dediğimde ise, "Yok, yok, biz onun çektiğini çekmedik" diye dizlerini dövdü durdu.
Nedenini anlamak için annemi sorularımla bunaltınca "Oğlum o, bir kadın için ölümden de beter olan muameleye maruz kaldı" deyince gerçekten de çok sinirlenmiştim. "Öyleyse madem, sana soruyorum 'Bu fiili işleyen canilerle ilgili olumsuz bir cümle kurduğumda neden onların haklı olduğunu savunuyorsun. Sizin adalet duygunuz bu mu'" dedim.
"Bu sorunun cevabı biz kadınların yüreğinde saklıydı. Beraber toprağa götürmeye niyetliydik. Ama bu soru karşısında mecbur bıraktın beni. Bana kurşun sıksaydın bundan iyiydi. Kadınlar ele düşmemek için intihar etti. Çocuklarını kendi eliyle boğdular. Bize bu acıyı yaşatanlardan kimse hesap soramadı. Size anlatırsak da öç almak için harekata geçersiniz. Bir daha evlat acısı yaşamamak adına, gerçekleri sizden sakladık. Elimizde gelse failleri bir kaşık suda boğarız, ama onlardan hesap soracak bir güce de asla erişmedik" dediğinde, yaşlı gözlerindeki çaresizliğin ifadesi, gözlerimin önünden asla gitmedi, gitmeyecektir de.
Herkesin ezberlediği bu Stockholm Sendromu’nu da anlamlı bulmuyorum. Soykırım olasılığı olduğu sürece takiye de meşrudur bence.
Görüştüğüm insanların konuşmaya ikna olmasının farklı nedenleri var. En önemlisi birçok tanığın beni tanıyor olmalarıdır. Bir diğer önemli faktör ise beni kendilerinden görmeleridir. Onlara zarar veremeyeceğime inanmaları da bir başka etken olabilir. Beni yakından tanımayan tanıklar için ise, kendilerine gitmeden onlar için itibarlı bir referansı tercih etmem olumlu sonuçlar verdi. Tabii görüşmelerim mağdur tanıklarla ibaret değildi, dönemin resmi ve sivil memurlarıyla da oldu.
Annesinin memesinde boğuldu
Bana aktarılanlar içinde en çok etkileyenler, hiç tereddüt etmeden kadın ve çocuklarla ilgi anlatılardır. Bunlardan biri 38 soykırımı sırasında mağara ve ormana kaçarak kurtulmaya çalışanlardan biri olan Gewera Meçi'nin aktardıklarıdır: "Asker kuşattı bizi, biz kadın ve çocukları bir dere yatağındaki su yarığına yerleştik. Çocuğu kucağımda taşıyorum. Çocuk açlıktan ağlıyor, memede süt yok. Zavallı kadınlar yiyecek bir şey mi buluyorlar ki sütleri olsun? O an kucağımdaki çocuğun ağzına memeyi verdim. Çocuk memeyi ağzına alıyor, ama süt yok, açlıktan ayak sallıyor. Ben de kucağımda sağa sola beşik gibi sallıyorum, oradaki erkekler birden sırtımı tekmelediler, dediler ki: 'Memeyi ağzına ver, ağlamasına müsaade etme. Bak askerler kuşatmış bizi, karşıdan da ayna gibi görünüyoruz, görmüyor musun?' Dedim: 'Yahu ocağınız sönsün, şimdi ben cimrilik mi yapıyorum, süt vermemezlik mi yapıyorum. Göğsümde bir damla süt yok, eee çocuk da aç, ne yapabilirim, siz söyleyin?' Kadınlardan biri elleriyle çocuğun kafasını mememe doğru bastırdı, ağzını mememe dayadı. Erkekler arkamdan omuzlarıma çöktüler. Kadınlar çocuğun kafasını mememe bastırdıkça, çocuk kollarımla göğüs kafesim arasında sıkıştı, kendimi oynatmama bile izin vermediler. Birkaç dakika içinde çocuk nefessiz kalarak, kucağımda odun kesildi. Cansız bedeni kucağımda öylece kala kaldı. Yaa... Kurban olduğum.. Biz neler gördük.. Tanrı tanrıysa, bize bunun hesabını nasıl verecek?"
Fatose: Anne beni verme
İkinci örnek ise anne kucağından zorla alınan bir çocuk hikayesi. Sultan Pınar aktardı: "Bizi sürgün ettiklerinde biz iki kız kardeş annem ile, babam ise oğluyla kaldı. 'Siz gidin ardınızdan gelirim' dedi. Kızkardeşim Fatose altı-yedi yaşındaydı. Divrik'de tren istasyon müdürü bizden zorla koparıp aldı. Hasan dayım ve etrafımızdaki insanlar: 'Kız gitsin kurtulsun, kim bilir bizi götürüp nerede kıracaklar' dediler. Kız ağladı Türkçe bilmiyordu: 'Daê, mı cı mede/ Anne, beni verme' dedi. Kızı zorla kapıp bir odaya attılar, kapıyı aramızda kapattılar, bizi de trene bindirdiler. Dokuz yıllık sürgün sonrası memleket yoluna düştük. Kızkardeşimin alındığı istasyonda eşim Hüseyin gidip istasyon müdürünü soruşturdu. ’38 yılında burada müdürlük yapan adam nerededir' diye sormuş. 'Samsun'a tayinini aldırdı' demişler.
Davar sürüsü gibi yolu açtılar
Acılarla yüklü hayat hikayeleri içinde sevindirici bir anlatım duymak güçtür elbette. Ancak sevinmek yerine tanığı dinlerken içimden "oh olsun" dediğim oldu elbette. Bu konuda aktaracağım anlatı, tanık Gewera Meçi'nin anlattıklarından yine. Şöyle demişti: "Mağaraya sığınmışız. Güneş ışınları bulunduğumuz yere vurunca, eşim, 'Hemed amca, aşağıdan Derê Qutiye karakolundan gelmişler, yukarıdan Jêle’den gelmişler, bu taraf da Ajiz Avdel’den gelen askerlerce kuşatılmış, bizi davar sürüsü gibi çembere almışlar' diye uyardı. Askerlerin yanında köpekleri var. Askerler, davarlarımızı kesip köpeklere yediyorlar. Hayvan eti yiyen köpekler kudurup nereye saldıracaklarını şaşırmış vaziyette havlayıp duruyorlar.
Demenanlılar dürbünle bakıp askerin konumunu belirlemeye çalışıyorlar. Askerin sığ ormanın içinde mevzilendiğini tespit ediyorlar. O gün yukarımızdaki Kırnige’de yağmur yağmış, kar suyu ile yağmur suyu birleşmiş, sel coşarak bulunduğumuz alana akmış. Yakınımızda bir dere yatağı var, bayağı derin bir yarık oluşturmuş. Erkekler, deredeki oyuğun üzerini aceleyle odunlar çalı çırpıyla örtüler. Üzerine yapraklar, yaprağın üzerine de toprak serdiler. Kadınları ve çocukları o boşluğa doldurdular.
Gece oldu, kafile halinde ilerliyoruz. Yolda ekin yığını gibi bir karartı gördük. Ancak bu karartının ne olduğunu anlayamadık. Kimi 'bu asker', kimisi de 'davar sürüsü' dedi. Sılê Phıti, kadın ve çocukları arkasına alıp, grubun önüne geçti. Bize dönüp: 'Şöyle geri durun, şimdi o tarafa doğru sesleneceğim. Eğer bunlar küme küme insan topluluğuysa karşıdan cevap verirler.'
Sılê Phıti Türkçe seslendi: 'Kimdir o?'
Karşılık gelmedi. Asker olduklarından şüphelendik. Sılê Phıti çatışmadan bir makineli tüfek ele geçirmişti, devamlı onu kullanırdı. Bir kez daha seslendi: 'Yolu açın, geçip gideceğiz! Siz bize dokunmazsanız, bizden de size zarar gelmeyecek. Ama silaha davranırsanız, sizden bir kişinin bile sağ kalmayacağını bilmenizi isterim, seçim sizin' dedi.
Meğerse askeri bir karargâhmış. Davar sürüsü gibi yarısı yolun sağına, yarısı da sola bölündü, yolu açtılar. Aralarından geçip gittik Pêtere’ye doğru…"
Tarihi avcılar yazdıkça
Soykırımdan kurtulanların ömürlerini, mağduriyetlerini ispatlamaya adamaları, yaşadıklarından daha da korkunç bir trajedidir. Yaşam öyküleri gelecek kuşaklar için çok kıymetli bir hafızadır. Bu hafıza tarihsel, toplumsal, sosyal ve kültürel manada çok önemli bir bellektir. Bu bellek birlikte yaşayan farklı kültürel ve etnik özelliğe sahip halklar ve topluluklar için toplumsal barışı sağlamanın kıymeti açısından da çok önemli bir sicil tutmaktadır. Toplumsal barışın yolu bir yüzleşmeden geçer. Günümüzde bu acıların hala yaşatılıyor olması geçmişle yüzleşememenin sonucudur. Fail zihniyet hala "bugün olsa yine yaparız, hak ettiler" noktasındaysa, toplumsal barış sağlanamaz. Bu mana da tanıklar göçüp gitmeden özür dilenip gereği yapılırsa, bir yüzleşme sağlanırsa, bir nebze de olsa mağdurların öfkelerini dindirir.
Bir Afrika atasözü, "Aslanların tarihini avcılar yazdıkça, avcılar hep haklı kalacaktır" der.
Dersimli ozan Sey Qaji ise şöyle der:
Vas koka xo ser roêno
Theyr zonê xode waneno
Kam ke xo inkar keno
Tozıke erzeno rêça xo sono
Zerreweşiyaêna welatê xo
Vera dısmeni qar u inatê xo
Sare bıde, mede sırr u binatê xo
Bê, çip bıkuye perr u qanatê xo
To ver bê
To dıma bêro azê to
Ot kendi kökü üzerinde yeşerir
kuş kendi dilinde öter
aslını inkar eden
izleğini tozla örter gider
toprağın için yurtseverliğini
düşmana karşı sorumluluğa
ver başını, verme sırrını
gel, kuvvetli çırp kanatlarını
sen önde
peşinde, seni takip etsin
oğul-torunların.