“Bazıları, bazı şeylerin bazı yerlerde yayınlanmasını istemez. İşte o şeylere haber diyoruz” demiş vakti zamanında, siyaset bilimi profesörü John Keane. Profesör Keane bu sözleri en çok da seçimler sonrasındaki Türkiye’nin halleri için söylemiş sanki. 

Çoğulcu demokrasiyi her daim savunan HDP’yi itibarsızlaştırma çabaları yandaş medyanın katkılarıyla daha da güçlenirken HDP’nin barışçıl açıklamaları duymazdan geliniyor. Eşit yurttaşlık talepleri bölücülük olarak tanımlanıyor. “HDP hayal kırıklığı yarattı” deniyor. Dendikçe deniyor... 

Doğan medyası, “kürkçü dükkanına” geri döndü anlayacağınız. İktidar sahipleri geçtiler ekran başına, aldılar ellerine kalemlerini, sözleriyle cinayet işliyorlar. Keane’nin söylediğini Türk medyasına ve basınına uyarlarsak eğer şöyle diyebiliriz: “Cumhurbaşkanı Erdoğan bazı şeylerin bazı yerlerde yayınlanmasını istemiyor. İşte yayınlanmayan o şeylere haber diyoruz.” Yayınlanan ve haber olmanın dışında her şey olan şeylerin başında, ülkenin sahibi ve hakimi edaları takınan Cumhurbaşkanı’nın faşizan söylemleri başta olmak üzere kolaylıkla galeyana gelen sivillerin linç girişimleri, güvenlik güçlerinin ev ve işyeri baskınları ve bazı şehit annelerinin ağzından çıkan ölümü besleyici ve savaşı teşvik edici kanlı sözler gelebilir. 

Başka neler var? Bir de bazı haber ve gazete sitelerinin yasaklanması ve erişimin engellenmesi için her türlü hukuki üstünlüğün kullanılması var. Gerçek haberlerin kendi maskelerini düşüreceği ve biraz da olsa iktidarlarını sorgulatacağı endişeleri var. 

Televizyona bakınca görülen tablo: İktidar erki, fonda kocaman Türk bayrağıyla yanına aldığı bir imamla, bir elinde mikrofonu diğer elinde ise bir askerin tabutuyla gazetecilere endam gösterirken, iktidarını zehirli milliyetçilikle ve İslamcılığıyla daha da törpülemeye çabalıyor. Kamuoyuna yansıtılan diğer haberler de şöyle: Sözde muhalif kılığındaki kamburlu muhalefetin törpülenmemiş milliyetçilikten taraf olma halleriyle kendi kanlarını saplantı haline getirenlerin tek ülke ve tek millet kisvesi altında kendi ırkından olmayanların kanlarını almalarını normal kılma uğraşları...

Peki çemberin dışında kalmak isteyenlere ne oluyor? Kimi öldürülüyor, kimi mahkum ediliyor, bunu biliyoruz. Eğriye parmak basan aydınların yakalarına da vatan haini yaftası iliştiriliyor, bunu da biliyoruz. Hani ellerinden gelse HDP’ye oy verenlerin kapısına çarpı işareti konulacak, seçmenler bir bir fişlenecek. Her aydın aynı mı? Değil tabii. Aklı sıra her türlü haksızlığa bir türlü gelemeyen sosyal demokrat güruhu, yaşama ve kendini ifade etme alanı her daim daraltılan Kürt halkına dair bir göndermenin bile vatana ihanetle karşılık bulmasına sesini çıkarmıyor. Terlikleriyle evinin önünde kurşunlanan 12 yaşındaki Uğur’u terörist kılığına sokarak yargılayan “yüce adalete” toz kondurmayanların sesi, bugünlerde daha çok çıkmaya başladı; çünkü iktidardan ölesiye korkuyorlar.

Savaştığı taraftan birinin ölüsünü çırılçıplak sokağa atan iktidarın zihniyeti mide bulandırıyor, savaşın bile bir ahlakı olması gerektiğini düşündürüyor. Peki sokaklar ne düşünüyor? Sokağın dili olsaydı da konuşsaydı, bu ahlaksızlığa ne derdi? Mesela farklı halkları, inançları ve ideolojileri barındıran 18 milyonluk İstanbul ne derdi?

Gittikçe daha çok asılan Türk bayrakları, “Şehitlerimiz içi yastayız”,  “şehitler ölmez, vatan bölünmez” benzeri sloganlar, İstanbul’un yegane sesi soluğu olabilir mi? 

Biraz İstanbul konuşsun istedim. Aslında daha önce hiç konuşmadıklarım konuşsun istedim. Bize haber olarak yutturulanları onlar da yutuyorlar mı acaba, diye öğrenmek istedim.

Ne zamandan beri mi öğrenmek istedim? Ülkü Ocakları Başkanlarından biri olan K.D.’nin bana, “Hiç istemediğimiz bir savaşın içine sürükledi bizi Erdoğan” dediği günden beri.  Tesadüfi olan bu cümlenin, iktidar paydaşlarının söylediklerinden farklı olması, epey düşündürdü. O halde başka ne düşünüyorlar diye bilmek istedim. İktidarın, tüm Türkiye’nin bu savaşı istediği şeklinde yarattığı intibasını sarsmak istedim en çok da. 

AKP ve MHP’li yurttaşlarla konuştum. Eğmeden bükmeden paylaşacağım söylediklerini. Çok soru sormadım. Soruya hacetin olmadığı günleri yaşıyoruz şimdilerde. Memleket diyorum, savaş diyorum. Başlıyorlar anlatmaya. 


MHP seçmeni de savaşa tepkili

Aslen Trabzonlu olup İstanbul’da doğup büyüyen C.K. koyu bir MHP’li ve Beykoz’da emlakçılıkla uğraşıyor. C.K. şunları söylüyor: 

“AKP dedin mi rant gelecek aklına. Ne paralar dönüyor bir bilsen. Bu parti sayesinde çok zengin olanı gördüm. İhaleleri nasıl kapıyorlar, bir bilsen. Şu karşıyı görüyor musun (Eyüp semtini gösteriyor), oraların ihalelerini hep AKP’liler aldı. Ama en çok Erdoğan yiyor. En büyük hırsız o. Doğu diyorlar. doğusu mu kaldı artık! Oraları koptu artık bizden. Sırf MHP’lilerin oyunu kapmak için başlattı bu savaşı Erdoğan. Doğrudur kayan çok kişi olacak. Sırf çok milliyetçi oldu diye. Ama Kürtler de daha çok oy verecek HDP’ye. AKP Kürt oyunu çok kaybetti bu son politikalarıyla. Dedim ya, koptu Doğu artık. Orası artık bizim değil.” 

Başka bir MHP’li ise Beyoğlu’nda bir esnaf, çamaşırhane işletiyor. Adı M.Y. En çok seçim sonrası bir türlü koalisyonun kurulamamasına içerleniyor. İçinde bulunduğumuz kaosu en çok da hükümetin kurulamamasına bağlıyor ve şöyle ekliyor: “Son dönemlerde hükümeti kurma çabaları boşa çıktı. CHP ve MHP’nin kırmızı çizgileri ile olmazsa olmaz diye dayattıkları yüzünden anlaşma sağlanamadı. AKP erken seçim istiyordu en başından beri. Kırmızı mırmızı çizgi hep bahane. Erdoğan ülke için doğru adım atmakta sınıfta kaldı. Öyle olmazsa ülke bu hale gelir miydi?” 

Görüştüğüm birçok kişi aşağı yukarı aynı konuştu. Ama AKP’li bir muhasebecinin söyledikleri tam bir vicdan muhasebesi niteliğindeydi. Sözünü kesmeden dinledim. Fatih’teki muhasebecilik yapan K.B şunları söyledi: 

“Doğruyu söyleyeyim ben sana. Ben normalde Ak Parti’nin üyesiyim ama son zamanlarda yaşadığım ülkede kendimi yabancı gibi hissetmeye başladım. Ak Parti hükümetinin icraatları ve Erdoğan ve Davutoğlu’nun padişahlık sevdasını anlayabilmiş değilim. Cumhurbaşkanlığı seçimleri dahil kurulduğu zamandan beri her seçimde Ak Parti’ye oy verdim. Ama hepsine haram olsun. Başımıza milletvekili diye diktikleri ve bizim de oy verdiğimiz kişiliksizler, oy aldıkları milleti düşünmek yerine oturuyorlar, rahat koltuklarında sadece menfaatlerini düşünüyorlar. Türk halkının gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar. Erken seçim istiyorlar. E haklılar! Bu millet nasıl olsa enayi, tekrar oy verirler onlara. Bir de utanmadan, sıkılmadan şehitlerin cenazelerine katılıyorlar. Bu vatanın gencecik gençliğini, geleceğini birbirlerine kırdırıyorlar. Adına da şehitlik diyorlar. Biraz insanlığınız varsa, utanacak yüzünüz varsa bu milletin üzerinden elinizi çekin. Biz halklar arasında Kürt ve Türk diye bir sorun yok. Sadece sizlerin empoze ettiği sorunlar var. Siz sıkıştığınızda bu ülkeyi rahatça terk edebiliyorsunuz. Ama biz Türkler, Kürtler bu ülkede yaşamak zorundayız. Bir kere aslında MHP’ye oy vermiştim, onlara da haram olsun. Bir de milliyetçiyiz diye geçiniyorlar. Milliyetçiysen mecliste hırsızlardan hesap soracaktın. Hesap sormak yerine saray yalakalığı yapıyorlar. Millet size yalakalık yapasınız diye mi oy verdi? Bahçeli siyasi hayatı boyunca bir halta yaramadı, bundan sonra başka bir şey beklemek de aptallık olur.” 

Gayrettepe’de market işleten Ak Parti üyesi S.A. ise, “Gizli güçler var ki ülkeyi kaosa sürüklemek istiyorlar. Çünkü biliyorlar ki ülkeyi başka türlü bölemeyecekler. Bizi birbirimize vurdurup kendi oyunlarında başarılı olacaklar. Türkiye halkları zaten kardeştir. Bölemezsiniz” şeklinde konuşuyor. 

Kağıthane’de 50 senedir Kürt komşularıyla yaşayan Gümüşhaneli M.A. adlı bir teyzeye savaşı sorunca, benimle Kürtçe konuşmaya başladı. Komşularından Kürtçe öğrenmiş. Kimden öğrendiğini sorunca da, 50 yıllık Erzurumlu kapı komşusu R.S.’nin evini parmağıyla gösteriyor, “Ama öğretene değil öğrenene bakacaksın” diye espri yapıyor. Sorumu hatırlatınca, “Ne savaşı yavrum? Bizde, burada savaş mavaş yok. 50 yıldır Kürt komşularla aynı mahallede yaşıyorum. Özürlü bir oğlum var, işim çıktığında onlara emanet ediyorum. Ya kime emanet edecektim? Erdoğan’a mı? Ben onu tanımam etmem ama komşumu tanırım. Bir şeye ihtiyacım olduğunda Erdoğan mı koşuyor yardımıma? Beni katmasın savaşına. Benim adıma da konuşmasın.” 

Erdoğan ve güruhu ile işbirliği yapan Doğan medyasını ve diğer yandaş medyanın yaptığı sözde haberleri sadece bizim değil, çok kişinin sorguladığı açıkça görülüyor. Bu görüşler, HDP dışında kalan çevrenin de Erdoğan’ın Türkiye’yi savaş alanına çevirdiğini düşünebileceğini gösteriyor. Yine bu görüşler, bugünlerin çokça benzetildiği 90’lı yıllardan farklı olduğunu gösteriyor. 


İstanbullular tedirgin

İstanbul duvarlarını siyasi semboller, duruş beyanları, sloganlar kaplamış. Devlet ifade özgürlüğünü bastırdığında ve ifade mecralarının önünü tıkadığında sokaklar, duvarlara yazılan sloganlarla hep konuşmuştur. İstanbul duvarları da bu aralar hem savaşı hem de barışı konuşuyor. İstanbul’un duvarlarının kafası çok karışık. İstanbullular çok tedirgin. 

Her gün şüpheli paket ihbarlarıyla büyük bir korku içindeler İstanbullular. Toplu taşıma araçlarına korkuyla biniyorlar. Kalabalık buluşma noktalarından kaçınıyorlar. Adi suçluların bile yaptıkları, ekranlara “terörist eylemleri” olarak yansıyor. Medyanın ve devlet mercilerin diline “terörist” pelesenk olmuş. Küçük mahalle futbol takımları bile gurur duyulacak bir eylemmiş gibi “Şehitler ölmez, vatan bölünmez. Terörü lanetliyoruz” pankartları asıyorlar habire. Hani futbol barış sporuydu?


Polis turistlerin ilgi odağı!

İstiklal Caddesi’ni boydan boya arşınlayan polis güçlerinin yanından umarsız geçiyorlar İstanbullular. Zira varlıklarını o kadar kanıksamışlar ki! Kendinden olmayanların her toplantısının ve eyleminin polis güçlerince bastırılmasına o kadar çok alışmışlar ki, sanki polis güçleri sokakların birer parçası. En çok da turistler ilgi gösteriyor. Polis kalabalığını arkalarına alıp selfie çektiriyorlar. Hangi Avrupa şehrinin göbeğinde yüzlerce polis gezinir ki! Onlar da haklı. 

Bir de her daim şırınga edilen “Kanının asilliğiyle gurur duy” politikasının gülünçlüğü hala fark edilebilmiş değil. Zira Türk kanının asil olduğu düşünceleri yine zuhur etmeye başladı İstanbul’da. Kan gibi biyolojik anlamda yaşamsal bir değeri bulunan sıvının gurur kaynağı boyutuna gelebilmesi, bizlerce akıl sınırlarımızı zorlayan bir zırva tabii. Ve ünlü bir Alman yazarın Türkleri kast ederek söylediği gibi, “Bir halk ancak gurur duyacak bir şey olmadığında kanının asilliğiyle gurur duyar.”

Önceki gün parmaklarıyla bozkurt işareti yapıp “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağıran ülkücü kalabalığa annenin cevabı olan, “Vatanınız sizin olsun, bana oğlumu geri verin” acı dolu çığlığının sloganlaşması durumunda bu topraklara o çok konuşulan ama görmenin nasip olmadığı “barış” gelebilir ancak. Barış gelirse, ancak işte o zaman İstanbul sokakları, başka türlü konuşur.


ÖZLEM GALİP