İstanbul seçimlerini Kürtlerin ve HDP’ye oy veren Türkiyelilerin oyları belirleyecek. Kürtler içinde de dindar ya da medyada sıkça kullanıldığı biçimiyle muhafazakar Kürtlerin tutumunun belirleyici olduğu söyleniyor. Bu söylemle dolaylı yoldan Kürt olmayan mütedeyyin kesimin AKP’ye oy verdiği ancak Kürtlerin AKP’ye oy vermeyebileceği anlatılmak istenmektedir.

2002’den bu yana dindar kesimin oyları ezici çoğunlukta AKP’ye gitmektedir. Bu kesim, Erdoğan başta olmak üzere AKP yönetimini dindar, dini hassasiyetlere duyarlı, saygılı bulduğu için AKP’ye oy veriyor.

Gerçekten de Erdoğan ve AKP yönetimindekilerin çoğu dindar mıdır? AKP program ve tüzüğü İslami ilkeleri dikkate alarak mı hazırlanmıştır? Bu iki soruya evet cevabı verilecekse AKP’nin politik uygulamaları gerçekten İslam’ın vazgeçilmez ilkeleriyle uyumlu olabiliyor mu, ona bakmak gerekir. 2002’den bu yana Erdoğan ve AKP’nin dindar görünmek istediğini gerçekte ise dini istismar ettiğini, İslami kesimin hassasiyetlerini değil, kendi iktidar çıkarlarını öncelediğini fazlasıyla göstermiştir. Her ne kadar ılımlı İslam kavramıyla tanımlanan bir partinin söylemleri ile işe başlamışsa da en az son dört yıldır İslamcı-faşist bir partidir AKP.

Adı adalet ile başlayan AKP’nin bugün ılımlı İslam kimliği ile tanımlanabilmesi en başta İslam’daki adalet ilkesini hiç olmazsa vicdan sahibi dindar birini rahatsız etmeyecek kadar esas almasını gerektirir. Çünkü İslam adaleti, Allah’ın bir adı olarak kabule edecek kadar önemsemiş bir dindir. Adalet vurgusu yapan onlarca ayet mevcuttur. Müminin temel özelliği olarak emredilmiştir. Hemen her dindarın bildiği bu hususları tekrarlamak gerekmez. Burada önemli olan İslam’daki adalet ilkesini bilen bir dindarın AKP politikalarındaki adaletsizliği görecek vicdana sahip olup olmadığıdır. Başta İstanbul belediyesi olmak üzere AKP’nin yıllarca yönettiği diğer belediyelerde raporlarla kanıtlanan israf, ihale adı altında yakınlarına, AKP’yi toplumda dindar diye propaganda eden cemaatlere ve vakıflara verilen paralar adaletin A’sının dahi uygulanmadığını gösteriyor. Yine bizzat Erdoğan ailesinin ve Binali Yıldırım’ın oğullarının mal varlıkları Erdoğan ve AKP’nin adındaki adalet kavramıyla taban tabana zıt işler yaptığını fazlasıyla kanıtlıyor.

Tüm bu adaletsizliklere rağmen ‘AKP’ye İslami hassasiyetimden ötürü oy veriyorum’ diyen birinin çok ciddi bir inanç ve iman sorunu var demektir. Din adına din karşıtlığı olan bu tuhaflığın nedeni pek dilendirilmeyen acı bir gerçeği gözler önüne sermektedir; Erdoğan ve AKP mütedeyyin Türkiyelilerinin önemli bir kesiminin ahlakını bozmuş, vicdanını kirletmiştir. Bu kesimler farkında olmadan AKP’nin günahlarına ve kirlerine ortak edilmiştir. Dolayısıyla İstanbul’da oy verecek dindarlar için yapılacak seçim önemli bir imtihandır. Şimdiye kadar bazı şeylerin üstü örtüldüğü için bu kesimler habersiz olabilir. Ancak son bir kaç ayda deşifre olanlar dindarların ‘bilmiyordum, duymamıştım, görmemiştim’ gerekçelerini ortadan kaldırmıştır. Ortaya serilmiş bunca yalan, talan ve israfa rağmen ‘AKP’ye dini kimliğinden ötürü oy veriyorum’ diyen birinin durumu Bakara suresinin 85. ayeti içinde dile gelmiş şu kimselere benzemez mi? “Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.”

Erdoğan ve AKP sadece ekonomik alanda değil siyasi alanda da adaletsizdir. Erdoğan ve AKP’nin siyasi adaletsizliğinden en çok Kürtler zarar görmektedir. AKP gücünü dinini, vicdanını kirlettiği ve günahlarına ortak ettiği Türk ve Kürtlerden alarak bu adaletsizliği yapmaktadır.

Özyönetim direnişine, Efrîn’e ayetler eşliğinde saldırmıştı. Bu yılki ramazan bayramında basındaki birinci gündem Kürdistan’da işgal saldırılarını sürdüren ordu birliklerinin bakanlar eşliğindeki bayram namazları, Erdoğan’ın askerlere telefonla ‘Allah sizi korusun, yar ve yardımcınız olsun vb...’ duaları ve tembihleri oldu.

Kur’an ayetleri eşliğinde işgal edilen yer, Müslüman Kürt halkının toprakları ve öldürülenlerde Müslüman bir halkın evlatlarıdır. Müslümanın Müslümanla savaşı dinen yasaktır. Günahtır. Erdoğan ve devleti Kur’an ayetleri ile Kürtlere karşı savaştığına göre ya Kürtleri Müslüman görmüyor ya da Kur’an’ı istismar ediyor demektir. Bakur Kürtlerine kimliğini TC nüfus müdürlükleri veriyor ve Alevi Kürtler dahil hepsinin ‘dini’ hanesine İslam yazılıyor. Demek ki Erdoğan ve AKP Kürtlere karşı yürüttüğü savaşta Kur’an ayetlerini zalimliğinin ve haksızlığının üstünü örtmek için kullanıyor. Kürtler dili, kimliği, adı yasak olduğuna göre mazlum halk oluyor. Zalimse Türk devleti oluyor. O zaman başta Kürt dindarlar olmak üzere Türkiyeli dindarlar Türk ordusunun Kürt halkına karşı savaşına bir isim vermek zorundadır.

Türk devletinin Kürt halkına karşı yürüttüğü savaşın dini manada ne olduğu bu kadar açık olduğuna göre, önemli konularda Kur’an’ı temel başvuru kaynağı görecek kadar dindar olan Türk ya da Kürt biri Erdoğan ve AKP’nin Kürt halkına karşı sürdürdüğü savaşta kimin yanında yer alırsa İslam yolunda Allah’a daha yakın olacağına karar vermek zorundadır. Önümüzdeki Pazar günü İstanbul’da yapılacak seçimde AKP ve Erdoğan’a ‘dini hassasiyetimden ötürü oyumu veriyorum’ diyen Kürt ya da diğer halklardan biri güneş kadar apaçık olan gerçekleri göremiyorsa durumu Enam suresi 104. Ayetinde uyarılanlarla aynı olmaz mı? “Doğrusu size Rabbiniz tarafından idrak kabiliyeti verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.”

Görüldüğü gibi İstanbul seçimi aslında verecekleri oylarla mütedeyyin kesimin safını seçme seçimi de oluyor; zulme meyletmenin bile günah sayıldığı İslam’da zalim, yalancı, talancı, israfçı, inkarcı, soykırımcı AKP’ye ‘oyumu dindarlığımdan ötürü veriyorum’ diyenden daha büyük günahkar olur mu?