15. İf İstanbul Bağımsız Filmler Festivali programında gösterilen ‘İşte Bu Her Şeyi Değiştirir’ belgeseli, küresel iklim krizinin ve çevresel felaketlerin boyutlarını çeşitli kıtalardan aldığı örneklerle anlatıyor. Kapitalizm ile çevre felaketi tarihinin ortaklığına dikkat çeken belgesel, aynı zamanda kapitalizmin 400 yıllık yıkım hikayesine karşı öteki hikayeyi canlı tutanların anlatısı.

Belgesel, Naomi Klein’ın “İşte Bu Her Şeyi Değiştirir” adlı son kitabından yola çıkıyor. Yazarın eşi tarafından çekilen belgesel, kapitalizm ile çevresel felaketler arasındaki bağı tarihsel süreciyle birlikte ortaya koyuyor. Kapitalizmin serpilme süreci ile çevresel felaketin başlama sürecinin bir aradalığına dikkat çeken belgesel, aynı zamanda çevresel felaket ile sınıfsal eşitsizliğin çözümünün ortaklığına vurgu yapıyor. Sorunu çok boyutlu irdeleyen belgeselde ideoloji ve teknolojinin iç içe geçme halinin de felaketin boyutlarını dallandıran bir niteliğe sahip olduğu gerçeğinin altı çiziliyor. Ama bütün bunların yanında bu felaketin yeni bir dünyayı yaratmak için imkana dönüştürülmesi gerektiğinin çağrısını da yapıyor.


Fail kapitalizm

Belgesel, insanın doğayı neden böyle bir felaketin sınırına getirdiği sorusu ile başlayarak yanıtlar aramaya başlıyor. İnsan doğası gereği aç gözlü, bencil ve miyop olduğu için mi yoksa insanın ihtiyaçlarının mı bu felaketi doğurduğu? Belgesel, bütün bu soruları da içinde barındıran bir nedenin üzerinde yoğunlaşıyor. Dünyaya son 500 yıldır hakim olan ekonomik sistem olan kapitalizmin, küresel iklim felaketinin en önemli nedeni olarak görülüyor. Hiç sağa sola savurmadan faali doğrudan işaret ediyor. Bir yandan atmosfere salınan sera gazları ile kapitalizmin arasındaki ilişkiyi deşifre ederken, diğer yandan da kapitalizm ve iklim arasındaki mücadeleyi gözler önüne seriyor. Kapitalizmin doğasındaki kâr hırsı ve sınırsız büyüme istediği de felaketin en temel semptomu olarak sahnede.


Halkların mücadelesi

Belgeselde; Kanada’nın Alberta bölgesindeki ormanlardan çıkarılan petrolün doğaya verdiği zararla birlikte yerlilerin toprakları için mücadelesini, ABD’nin Montana eyaletinde fosil yakıt fabrikasının borularının patlamasıyla petrolle yıkanan tarım arazilerini, Yunanistan’ın Halkidiki bölgesinden altın arama faaliyetlerini sürdüren Kanadalı şirkete karşı sürdürülen halk direnişini izleriz. Hindistan’da termik santrale karşı köylülerin ölümüne verdiği mücadeleyle, santralin izninin iptal edilmesine de tanıklık ederiz. Bu tanıklık bize yeni bir çevre hareketinin başlatılması konusunda önemli deneyim olarak karşımızdadır. Kapitalist büyüme modeli ile çevresel felakat arasındaki ilişkiyi direkt gösteren en çarpıcı örnek ise Çin. Dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi Çin’de büyüme ile paralel gelişen hava kirliliği, belgeselin verdiği mesajın özeti niteliğinde. Manzara korkunç. Hava kirliliğinden dolayı gökyüzünün rengini bilmeyen ve hiç yıldız görememiş çocuklar.


Suskunluk felaketi büyütür

Dünyanın karşı karşıya olduğu bu felaket sadece çevrecilerin sorunu değil. Belgeselde bu gerçeklikten hareketle bugüne kadar öğrene geldiğimiz, artık klişeleşmiş dar muhalefet geleneğinin dilini bir tarafa bırakıyor. Ajitasyon dilinin ötesinde sorunun ne olduğu ve neler yapmamız gerektiğini bütün çıplaklığı ile gösteriyor. Dünyanın çeşitli kıtalarından sorunların yaşandığı ve mücadelenin sürdüğü yerlerde konuşulan kişilerle de hepimize davamızın ortak olduğunun duygusunu yaratıyor. Belgeseli diğer çevreci belgesellerinden farklı kılan en önemli nokta tam da burası. “Bizim davamız... Ve suskunluğumuz felaketin bir parçası”



ÖNDER ELALDI