"Magnus Barfot, 1102 yılında İrlanda krallıklarının tümünü fethetmeye girişmişti; ölümünden bir gün önce, Dublin Kralı’ndan şu kutlamayı aldığı söylenir:
"Altın ve fırtına senin safında savaşsın, Magnus Barfod. Yarın krallığımın kırlarında savaşırken, bahtın açık olsun. Soylu ellerin, yüreklere korku salsın kılıcı savururken. Kılıcına karşı koymaya kalkışanlar, kızıl kuğuya yem olsun. Tanrıların seni şan ve şerefe boğsun, kana doyursun.
Ey, İrlanda’yı çiğneyen hükümdar, tanyeri ağarırken zafer senin olsun.
Yarın, bütün günlerden daha görkemli ışısın. Çünkü son günün olacak.
Andım olsun, Kral Magnus. Çünkü gün ışığı kararamadan seni bozguna uğratıp karanlığa boğacağım, Magnus Barfod" (*)
Hasmını tanımanın verdiği güvenden ziyade kendini tanımanın ve kendine inanmanın verdiği güvenle yazar mektubu Dublin Kralı Muirchertach.
Bir diktatör öldü bu topraklarda.
Tuhaf bir sessizlik, bir içe bakma hali ama gürültüsüz denizler gibi, mavi ve uzak...
Diktatörler ölür, tamam. Ama böyle seyirci her yerde olmaz. Diktatör seyircilerini iyi tanıyordu. Yenişemeyecekleri baştan belli bir maçın/savaşın iki tarafı olsalar da o rakiplerini "rakip"ten saymadığı gibi, varlıklarını bir çoklukla yorumlamadı bile.
***
Kenan Evren’le 35 yıl içinde yekpare savaşamayan, o zihniyete ortak güçle karşı koyamayan ve kayıp insan ve kayıp zamanlardan gelen haklılığı bir güce dönüştüremeyenlerin, sadece anlattıkları kişisel/örgütsel ağrılarına kulak kabarttık biz, karanlığın yüreğinden geçerken.
24 sinema filmi (belki birkaç daha fazla), 6 dizi, onlarca şarkı, onlarca kitap ve onu biraz geçkin belgeselle ve hali hazırda sağımızda solumuzda 12 Eylül’ü yaşamaktan biraz eksik kalarak gelen insanların çokluğuyla bir devri bir isimde simgeleştiren zaman, durdu. O adam öldü. Diktatör yok artık. Ama cılız bir kalabalıktan taşmayı beceremeyen bir iç çekiş kaldı ardında. Perde arkasından sokağa bakmaya benzedi sessizlik...
Yaşıyordu, oralarda bir yerdeydi. Resim de yaptı, sergi de açtı, şortunu giyip şezlonga uzandı ve en fazla bir sivrisinek tarafından ısırılmaya kızdı...
Ne fark eder ki diye düşündüler belki. Ne fark eder ki? Biz yarım kaldıkça hayat uzadıysa, en iyimser haliyle kaleme deftere sarılıp uzun uzun işkenceyi tarif etmek, konuşmak, konuşmak, konuşmak... dergi çıkarmak, anma yapmak, basın açıklaması okumak; her yıl dönümünde sağaltılmayan yaraları körlükle öpmek, ah bir parça merhem sürmek belki, üstünü toza kire karşı sımsıkı kapatmak... Öfkeden arınmak hem sonra, öfkeden kurtulmak, stresin azdırdığı hastalıklara nanik yapmak ve hafızasız bir toplumla herkesin memnun olacağı bir halı saha maça çıkmak...
"Alçaklığın evrensel tarihi"ne bu topraklarda değişmeyen notlar düşmek ve o notu pek bir sevmek sonra...
Böylesi bir şeydi o yarım ağız sessizlik.
En sahici varlığın Cumartesi Anneleri olduğunu bilirim, ben. 35 yıl sonra bile Hanife Yıldız kendi eliyle karakola götürdüğü oğlu Murat Yıldız’ın düştüğü denizden çıkıp kendisine gelmesini umuyor ve ağlıyor sonra...
İşte bugün koşa koşa gittiğim Galatasaray Lisesi önünde, o alçaklığın tarihini yaşamış olanlarla, oğulları kızları kaybedilenler ayrı ayrı bir araya geldi, sular karışmadı, kimse kimsenin diline akmadı, resmine bakmadı...
Çok sayıda kurum diktatörün ölümünü kınadı, mesajın altına adını yazdırdı ama orada görkemli bir kalabalık olunamadı!
Hasmını tanımanın verdiği güvenden ziyade kendini tanımanın ve kendine inanmanın verdiği güvenle yaşadı ve öldü diktatör.
Karanlık sokakların sazendesi...
Beyaz evlerin kirli ressamı,
İhtilal ve intihalin babası, intihara eğilimli kişilik,
Ne yapıp etti, kandırdı kaderi, böyle çarşaflar içinde, beyazın günahına girerek gidiverdi işte.
(*) Jorge Luis Borges’in "Alçaklığın Evrensel Tarihi"nden