
İsveç’te Türk devletinin lobi çalışmaları, AKP dönemi ardından eskiye göre daha yoğun ve sistematik bir hal aldı. Kürt halkına yönelik topyekün saldırı konseptinin yeniden devreye konmasıyla birlikte bu çalışma, giderek daha saldırgan bir hal almaya başladı; Kürt derneklerine bombalı saldırılar bile gerçekleşti. Faaliyeti yürütenlerin çıkar kavgası da işin içine girince, ülkedeki lobi çalışmaları AKP’nin yurtdışı örgütlenmesini teşhir eden önemli bir örneğe dönüştü.
Bugüne kadar İsveç devletinin, siyasi partilerinin ve sivil toplumunun desteğiyle ayakta duran Türk lobisi, gelinen aşamada ise yalnızlaşmış, teşhir olmuş ve “cüzzamlı“ muamelesi görmeye başlamış durumda. Lobi çalışmalarının merkez üssü olan Türk İşçi Dernekleri Federasyonu’nun İkinci Başkanı Barbaros Leylani’nin başkent Stockholm’ün Sergels Meydanı’nda yaptığı konuşma, bardağı taşıran son damla olmuştu. Daha sonra Saddam rejimiyle ilişkileri de açığa çıkan Leylani konuşmasında şunları söylemişti: “İsveç’e, İskandinavya’ya ve tüm Avrupa’ya Türkiye’nin gücünü gösterelim. Kan akmasını istemiyoruz ama gerekirse kan akmasına izin veririz... Türk uyanıyor. Ermeni itlerin kökü kesilecek. İtlere ölüm.”
Ülkede önemli bir gündeme dönüşen konuşma ardından önce Leylani, ardından AKP’yle yakın ilişkide olan Yeşiller Partili Şehircilik Bakanı Mehmet Kaplan görevden alındı ve İklim ve Çevre Bakanı Asa Romson istifa etti. Yeşiller Partisi’ndeki Türk İşçi Dernekleri Federasyonu üyesi AKP lobicileri birer birer teşhir olup görevlerinden uzaklaştırılırken, federasyon da bütün İsveçli kurumlar tarafından tecrit edilmeye başlandı. Durum, “İsveç’te AKP lobiciliğinin iflas ettiği” yorumlarına neden oldu.
İsveç’teki bu gelişmeleri başından bu yana en yakından takip eden, gazeteci Murat Kuseyri. Kuseyri’yle hem ülkedeki Türk lobisinin tarihten bu yana çalışmalarını hem de bugünkü krizde gelinen aşamayı konuştuk.
İsveç’te Türk devletinin lobi çalışmaları, ne zaman, hangi kurumlarla başlamıştı; AKP öncesinde hangi amaçlar ve nasıl bir yapılanmayla çalıştı?
Bu çalışmayı, Türkiye’den İsveç’e işgücü göçüyle birlikte ele almak gerekir. 1960’lı yılların başlarında çalışmak amacıyla Konya’nın Kulu ilçesinden işçiler İsveç’e geldi. Bunların amacı, birkaç yıl kaldıktan ve biraz para biriktirdikten sonra geri dönerek dükkan açmak veya arazi satın almaktı; ama dönüşün pek kolay olmadığı anlaşılınca kendilerinden önce gelen diğer göçmen gruplar, Yunanlılar, Portekizliler ve İspanyollar gibi yerel derneklerini kurdular. Bu dernekler, dil bilmeyen, çoğunluğu Türk olan Türkiyelilerin buluşma noktalarıydı.
1977 yılında bu dernekler bir araya gelerek Türk İşçi Dernekleri Federasyonu’nu oluşturdu ve kısa süre içinde federasyon, İsveç’in en büyük göçmen örgütlerinden birine dönüştü. Bu dönemde Türk devleti, gerek doğrudan gerek de Stockholm’deki büyükelçiliği aracılığıyla federasyonu kendi eklentisi haline getirmeye çalışsa da bunda pek başarılı olamadı.
AKP iktidara gelene kadar işbaşında bulunan hükümetler, İsveç’teki lobicilik çalışmalarına fazla önem vermedi. Kendilerine bağlı lobi örgütleri kurma girişiminde bulunmadılar. Daha çok Türklerin tek merkezi örgütü üzerinden bunu yapmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Örneğin 1995 yılında Kürdistan’da savaşın devam ettiği yıllarda İsveç’te yaşayan Türkleri savaş politikalarının eklentisi haline getirmek için “Mehmetçik’le El Ele” kampayası başlattılar ama federasyon bu kampanyaya katılmayı reddetti. Ancak Fittja ve Rinkeby gibi varoşlarda kurulu ve MHP’lilerin etkin olduğu dernekler bu kampanyaya katılarak Türk ordusuna para topladı. Bu girişim, federasyona bağlı çalışma yürüten bir dernekteki devrimciler tarafından deşifre edilince konu basına yansıdı ve para toplayan MHP’li Fittja Derneği Başkanı Bekir Kulbay, Sosyal Demokrat İşçi Partisi ve Belediye Meclisi üyeliği görevinden atıldı.
AKP’nin iktidara geldiği dönem ardından İsveç’teki Türk lobisi nasıl bir dönüşüm geçirdi? “Cemaat/AKP” bloku, nasıl bir çalışma yapıyordu?
AKP hükümet olduktan sonra İsveç’teki lobicilik çalışmalarını büyük ölçüde Cemaat üstlendi. AKP’nin bu işi üstlenecek kadroları yoktu. Buna karşın Cemaat’in eğitilmiş kadroları vardı. Cemaat bir yandan okullar, işveren örgütleri açarken aynı zamanda da örgütlenme ve propaganda çalışmalarını da yürütüyordu. Haftalık yayın yapan İsveç Zaman gazetesi çok yaygın bir biçimde dağıtılıyordu. Cemaat, büyük festivaller de örgütlüyordu. Yapılan tüm bu çalışmalara AKP, doğrudan bakan ve parti yöneticilerini göndererek destek veriyordu. Tabii ki büyükelçilik de cemaatin bu çalışmalarını aktif olarak destekliyordu.
Cemaat, İsveç’te yoğun bir nüfusa sahip Süryanilere yönelik çalışmalar da yapıyordu. İsveç’te yaşayan Süryanilerin önde gelenlerini Ankara’ya götürerek dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le görüştürdü.
Türk devletinin İsveç’teki lobicilik çalışmaları özellikle Zergin Korutürk’ün büyükelçiliği döneminde büyük bir artış gösterdi. Bir dönem MİT Daire Başkanlığı görevi yürüten Korutürk, İsveç’te yaşayan devrimciler ve Kürt siyasetçileri İsveçli kurumlara gammazladı. Büyükelçi bunun yanında, Türk derneklerini bir araya getirerek teröre karşı mücadele bahanesiyle Kürtlere, soykırıma karşı mücadele bahanesiyle de Ermeni ve Süryanilere karşı platformlar oluşturdu.
Bu arada Türk İşçi Dernekleri Federasyonu’ndan bir grup ayrılarak yeni bir federasyon kurdu. Bu, AKP’nin işine oldukça yaradı. İki federasyon, AKP tarafından kabul edilmek için lobicilik rekabetine girdi. Bu rekabatten, daha fazla tabana sahip Türk İşçi Dernekleri Federasyonu karlı çıktı. Erdoğan’ın İsveç’te katıldığı toplantılar bu federasyon tarafından örgütlendi ve karşılığında kendilerine örtülü ödenekten para verildi.
AKP, sadece federasyonları lobi örgütleri haline getirmekle kalmadı, basında da kendisine bağlı lobiciler buldu ve gazeteci örgütlerinde etkin olma girişiminde bulundu; özellikle de Egemen Bağış’ın AB Bakanlığı döneminde İsveç’teki gazetecileri gruplar halinde Türkiye’ye götürerek lüks otellerde ağırladı.
Son birkaç yıldır AKP, lobicilik çalışmalarını daha da hızlandırdı. Birkaç yıl önce Avrupa Türk Demokratlar Birliği’nin İsveç şubesini, geçtiğimiz ay da Osmanlı Diriliş Derneği’ni kurdu. Ancak bu derneklerin İsveç kurumlarıyla ciddi bir ilişkileri olduğu ve etkin bir çalışma yürüttükleri söylenemez.
Kürt savaşının yeniden derinleştirilmesiyle oluşan “Türk devlet bloku” (AKP, MHP, ulusalcılar vs.) İsveç’te de etkisini gösteriyor mu? Orada da bir bloklaşma var mı?
Savaşın yeniden başlamasından önce de bloklaşma vardı. AKP, MHP, Vatan Partisi gibi gerici ve faşist güçler soykırım ve teröre karşı mücadele bahanesiyle bir araya gelip çeşitli etkinlikler örgütlüyorlardı. Ama savaşın başlamasından sonra daha provokatif eylemlere başvurmaya başladılar. Kürtler, Ermeniler ve Süryanilerin Türk Büyükelçiliği önünde yapacakları gösteriler öncesi ırkçı ve nefret içeren çağrılar yaparak Türkleri büyükelçiliği savunmak için gösterilere çağırdılar. Kitleyi seferber etmeyi başaramadılar ama 30-40 kişinin katıldığı gösteriler olayların çıkmasına yol açtı.
Savaştan sonra Türk devletinin ajanlaştırma çalışmalarında da bir artış oldu. Değişik vaatlerle kandırılan gençler, devrimci ve Kürtlerin çalışmalarını izlemeleri ve rapor etmeleri için ajanlaştırıldı. Elimize geçen yazışma ve telefon görüşmeleri, AKP’nin İsveç’te bir savaş örgütü kurduğu izlenimi veriyor. Ajanlaştırılan gençler, ilişkide bulundukları büyükelçilik görevlilerine “Komutanım” diye hitap ediyor. Bazı büyükelçilik görevlileri de birbirlerine askeri rütbeler kullanarak hitap ediyor. Bu konuyu ANF’de ele aldık ve büyükelçiye bir savaş örgütü kurup kurmadıkları sorusunu sorduk ama aradan aylar geçmesine rağmen büyükelçi suskunluğunu sürdürüyor. Soru üzerinden daha iki ay geçmeden Kürtlerin gösterileri Fittja semtinde silahlı saldırıya uğradı ve Doğu Kürdistanlı Gaffur Mohammedi ağır yaralandı.
Bu çalışmaların “sokak” ayağında en çok öne çıkan, Türk İşçi Dernekleri Federasyonu. Biraz daha bahsedebilir misiniz? Kimler kurdu bu federasyonu, sonra kimler yönetti?
Türk İşçi Dernekleri Federasyonu’nun kuruluşuna bazı Kululu aydınların yanı sıra 12 Mart cuntasından kaçan 68’liler önderlik etti. 12 Eylül cuntası geldiğinde federasyon yöneticileri, bunun faşist bir darbe olduğunu açıklayıp darbeye karşı çıkınca federasyon kara listeye alındı.
Federasyon 8 yıl öncesine, Hasan Dölek Başkan seçilene kadar Türk devletine karşı bağımsız bir duruş sergilediği gibi İsveç devletinin de anti-demokratik uygulamalarını eleştirdi.
Aynı zamanda Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ni temsilen Stockholm Belediyesi’nde Meclis Üyesi olan Dölek, milletvekili olabilmek, gerici ve ırkçı çevrelerin oylarını ve Türk devletinin desteğini alabilmek için büyükelçiliğin talimatları doğrultusunda Kürt, Ermeni ve Süryanilere karşı etkinlikler örgütledi. İsveç’e Milli Görüş tarafından imam olarak gönderilen Rafet Candemir ile birlikte AKP’nin resmi lobi örgütü Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’nın İsveç temsilcisi olarak atandı. Sosyal Demokrat Parti’den milletvekili seçilebilmek için yaptığı sahtekarlıkların açığa çıkmasından sonra iki kez seçimlere katıldıysa da parlamentoya giremeyince AKP’den milletvekili olabilmek için aday adayı oldu. AKP’ye yaranabilmek için de Kürtler ve Ermenilere yönelik eylemlerine hız verdi ve federasyonu bir biçimde AKP’nin lobi örgütüne dönüştürdü.
Öne çıkan bir başka isim Barbaros Leylani. O kim?
Hasan Dölek’in teşhir olmasından ve işlevsiz hale gelmesinden sonra federasyonun ikinci başkanı Barbaros Leylani öne çıktı. Geçen yıl Suruç Katliamı’ndan sonra Amara Kürt Kadın Derneği’nin büyükelçilik önünde yapacağı gösteriyi provoke etmek için büyük bir çaba gösterdi ve bunda başarılı da oldu. Gösteride 5 Kürt genci gözaltına alındı.
Daha önce fazla tanınmayan ve bilinmeyen Leylani’nin kimliğini ve nasıl ikinci başkan olduğunu araştırdık. Araştırmalarımız, Leylani’nin MHP’lilerin denetiminde olan Fittja Derneği’nden delege olarak geldiği kongrede seçildiğini gösterdi. Bir Türkmen olmasına rağmen neden Türkmenler içinde değil de Türkler arasında çalışmayı tercih ettiği de dikkatimizi çekince geçmişini araştırdık.
Sonuç olarak Leylani’nin Saddam rejimi ile işbirliği yaptığı, 8 Türkmen’in idamından sorumlu tutulduğu ve Türkmenler tarafından teşhir edildiği için Türk Federasyonu’na kapağı attığı ortaya çıktı.
Ulaştığımız bilgileri kamuoyuna açıklayınca federasyon yönetimi, Leylani’ye tavır almak yerine sahip çıkmayı tercih etti. Sıkışan Leylani, hakkındaki suçlamalara yazılı ve görüntülü cevap vermek zorunda kaldı. Ancak milliyetçi ve faşist çevrelerin desteğini alabilmek ve geçmişteki ihanetlerini unutturabilmek için daha radikal eylem ve söylemlere başvurdu ki, 9 Nisan günü düzenlenen bir mitingde yaptığı nefret konuşması sonunu getirdi.
Leylani, federasyondaki görevinden istifa etmek zorunda kaldığı gibi uzun yıllar çalıştığı hastanedeki işinden de atıldı. Savcı hakkında soruşturma başlattı. Kurumlar da art arda açıklamalar yaparak federasyona yapılan yardımı durdurabileceklerini ve son 5 yıl içinde ödedikleri 4 milyon Kron’u geri isteyeceklerini açıkladı. Birkaç gün önce de İsveç’in en eski kurumlarından İşçi Eğitim Merkezi, 100 yıllık tarihinde bir ilke imza atarak federasyonu üyelikten ihraç etti.
Mehmet Kaplan, Yasri Khan gibi aslında politik kimlikleri ve ilişkileri ayan olan isimler, bugüne kadar İsveç politikasında “yükselebilmelerini” neye borçluydu?
Bunlar esas olarak yükselmelerini her türlü ve özellikle de Selefi İslami kesimlerle olan ilişkilerine borçlu. Çünkü bu kesimler arasında ciddi çalışmaları var. Kaplan ve Khan’ın akıl hocaları ise Milli Görüş tarafından İsveç’e imam olarak gönderilen Rafet Candemir. Candemir’in AKP ile yakın ilişkileri var. Bunlar, demokrat bir çizgiye sahip ve İslamofobiye tavır alan çevreci parti Yeşiller’i çalışma alanı olarak belirledi. Parti içinde kendilerine yakın İslamcıları değişik görevlere getirdiler ve bunların arasında çok sayıda AKP lobicisi de bulunuyordu.
Tüm bunlar Yeşiller’in yöneticileri tarafından da biliniyordu ama İslami çevrelerin oylarını alabilmek için göz yumdular. Leylani’nin yaptığı konuşmanın ardından Kaplan’ın Leylani, Milli Görüş ve Ülkü Ocakları yöneticileriyle birlikte ortaya çıkan resimlerinin yayımlanması bir deprem etkisi yarattı.
Önce Kaplan, ardından da Khan ile birlikte pek çok AKP lobicisi istifaya zorlandı. Ancak İsveç medyası, bilmesine rağmen Türk devletinin Kaplan, Leylani ve Ülkü Ocakları ile ilişkilerini gündeme getirmemeyi yeğledi. Kaplan ve Leylani’nin bir arada yer aldığı resimlerde AKP’nin resmi temsilcisi Rafet Candemir’in yanı sıra Türk Büyükelçiliği’nde görev yapan iki müşaviri de yer alıyordu.
Kaplan’ın İslami çevreler ve AKP ile olan ilişkileri rahatsız edici boyutlara ulaştığı için Leylani, Ülkü Ocakları’yla bir arada olması gerekçe gösterilerek görevden alındı ama İsveç hükümeti ve medyası tüm bunların ardında Türk devletinin olduğunu bilmesine rağmen bu ilişkileri görmezden geldi.
Bu ilişkilerin en somut kanıtı, Ülkü Ocakları Başkanı İlhan Şentürk’ün Türk Büyükelçiliği’nde Nobel Ödüllü Aziz Sancar’a üzerinde bozkurt olan bir plaketi verdiğini gösteren fotoğraf. Bu fotoğrafla birlikte lobicilerin arkasında Türk Büyükelçiliği’nin olduğunun ortaya çıktığını dile getiren gazeteci yazar Kurdo Baksi ile birlikte hazırladığımız makaleyi yüksek tirajlı gazeteler yayımlamayı kabul etmedi. En yüksek tirajlı Aftonbladet, önce yayımlayacağını söylemesine rağmen bir anda vazgeçti. Sadece yerel bir gazete fotoğrafı ve makaleyi yayımlama cesaretini gösterdi.
Burjuva medya için önemli olan İsveç tekellerinin Türkiye’deki çıkarları. Bu nedenle medya ve İsveç hükümeti, bu ilişkilerin zarar görmemesi için olanlara göz yummayı tercih ediyor.
Haberlerinizde “İsveç’te AKP lobiciliğinin çöktüğünü” sıklıkla ifade ediyorsunuz. Eldeki veriler, “çöktüğünü” söylemek için yeterli mi? Toplumsal algıda ve siyasal ilişkiler içinde AKP/Türk devleti, gerçekten “karşıtlaştı” mı?
Lobiciliğin amacı, karar verme süreçlerini etkilemek ve yönlendirmek için kamuoyu oluşturma. AKP ve Türk devleti bu hedefini İsveç’te gerçekleştiremediği gibi en etkin lobicileri büyük darbeler yedi.
AKP lobiciliğinin basın ayağı tam anlamıyla iflas etti. Teşhir edildikleri için gazetecileri Türkiye’ye götürme planlarını ve ziyaretlerini iptal etmek zorunda kaldılar. Her şeyden önemlisi de lobicilikleri ters tepti. Bedava geziler İsveç kamuoyu tarafından duyulunca, Türkiye’deki ifade ve basın özgürlüğü ihlalleri ve tutuklu gazeteciler gündeme geldi.
Diplomasi cephesinde ise Kaplan, İsveç Hükümeti içinde yer almış AKP’nin lobicisiydi. Kaplan’ın ardı sıra Yeşiller içindeki diğer lobicilerin de istifaya zorlanması, AKP lobicliğinin büyük darbe yemesinin göstergeleri.
Türk İşçi Dernekleri Federasyonu ise lobiciliğin yanı sıra Türk devletinin politikaları doğrultusunda kamuoyu oluşturmak için örgütlenen eylem ve etkinliklerin başını çekiyordu. Şimdi federasyona cüzzamlı muamalesi yapılıyor. Hiçbir kurum, kuruluş ve dernek Türk İşçi Dernekleri Federasyonu’nun yanı sıra Ülkü Ocakları, Milli Görüş gibi örgütlerle bir arada görünmek istemiyor.
Tüm bunlar bir arada ele alındığında AKP’nin İsveç’teki lobiciliğinin iflas ettiğini veya çöktüğünü söylemek abartı olmaz. Ama devletin tüm olanaklarını kullanan AKP’nin lobicilikten vazgeçeceğini de sanmamak gerekir. AKP, kendisine yeni işbirlikçi ve lobiciler bulmaktan vazgeçmeyecektir.
Bu durum, İsveç’in Türkiye’yle ilişkilerini etkiler mi peki?
Etkilemez. Çünkü bu ilişkileri belirleyen İsveç’in ekonomik çıkarları. AKP’nin İsveç ve dünyadaki en büyük lobicisinin İsveç eski Dışişleri Bakanı Carl Bildt olduğunu da unutmamamız gerekir. Bu sıralar pek sesi çıkmasa da Bildt, 8 yıl görev yaptığı süre içinde her platformda AKP’yi savundu ve Türk devletinin lobiciliğini yaptı.
AKP yönetimindeki Türk devletinin yoğun saldırılarına maruz kalan Kürtlerin bu süreçte toplumsal alanda ve bürokrasideki durumu nasıl? Kürtlerin talepleri ve sorunlarının daha fazla gündem olabildiği söylenebilir mi? İsveç’ten bu hususta etkili adımlar bekleyebilir miyiz?
İsveç’te 100 bine yakın Kürt yaşıyor. Çok sayıda Kürt aydını var. Kürtler pek çok alanda başarılar gösterdi. Dünyanın ilk Kürt kütüphanesi Stockholm’de açıldı. Parlamentoda 6 Kürt milletvekili ve belediyelerde yüzlerce belediye meclis üyesi var. Sonuç olarak Kürtlerin büyük bir gelişme potansiyeli var ama bu potansiyeli yeterince etkili kullandıkları söylenemez. Kürtler, sorun ve taleplerini değişik alanlarda gündeme getirmelerine rağmen yeterli düzeyde değil. Bunun pek çok nedeni var. Kürtlerin ulusal birliklerinin henüz sağlanamasının şüphesiz büyük rolü var ama yerel düzeyde bu, değişik biçimlerde aşılabilir.
Kürtlerin talep ve sorunlarının daha fazla gündeme gelebilmesi örgütlenmenin sağlamlaştırılması ve yaygınlaştırılmasından ve bu gücün etkili bir biçimde harekete geçirilmesinden geçer. Kürtler, Ortadoğu ve Kürdistan’daki gelişmelerden etkileniyor ve politikleşiyor. Ama bunu örgütlenmeyi ve gerçek anlamda kitlesel eylemlere dönüştürmeyi hedeflemeleri gerekir. Kürdistan’da vahşice katliamlar yapılırken geçmişte olduğu gibi cılız karşı çıkış ve gösterilerle yetinilmemesi gerekir.
Kürt sorununun daha fazla gündem olması, İsveçli kurum ve kuruluşlarla yakın ilişkiler kurulması ve onların harekete geçirilmesine bağlı. Bu konuda çok önemli eksiklikler olduğunu düşünüyorum. İnsanlar, katliamlardan sonra yapılan cılız ve bazen de hiç etkisi olmayan eylemlerle yetinebiliyor ve görevlerini yapmanın huzuru içinde başlarını yastığa koyabiliyor. Düzenlenen etkinlik ve eylemlerin muhasebesi yapılmıyor ve ne kadar amaca hizmet ettiği pek değerlendirilmiyor diye düşünüyorum.
OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ