Hasan Cemal, Varşova sokaklarında dolaşırken, seslenip, çay içmeye davet eden Kürt gençlerinin ortak hikayesinde, isyancı Kürdistan’ın acılı bileşkesini özetliyordu, geçen günkü yazısında:
“Ailelerinden, arkadaşlarından  dağda ölen vardı; dağda olan vardı; faili meçhule, işkenceye kurban giden, hapiste yatmış olan vardı.„
2000’lerin başında, devlet terörü hız kesince, Kürtlerin kurtuluşu dağları aşmada, denizlere, nehirlere atılmada araması yavaşlamıştı.
AKP rejimi polis, asker, adliye temeline oturup, 1920’lerde denenen, 1980’lerde tazelenen kırarak, kıramadığını zindanlara doldurarak Kürtleri teslim alma planı raflardan inince, yeni göç ve kaçış yolları açıldı.
 Hasan Cemal'le konuşan gençler, “2009 Nisan ayında, KCK tutuklamaları başlayınca bazılarımız dağa çıktı, bazılarımız kapağı yurt dışına attı, gurbeti seçti„ diyorlardı.
Evet, yeni değil, yurtları işgal, onurları postal altında ezilen Kürtlerin bu  trajedisi. Zalimin şekli, ismi değişti, ama Kürtleri köle, Kürdistanı esir kampı gören zulüm miras kaldı.
Zalimin zulmü hep aynıydı. 1925-1940 yıllarında Zilan’da, Dersim’de köyleri, ölümden kaçan kalabalıkları uçaklarla bombalayanların mirasçıları, bugün aynısını Roboskî’de tekrarlıyorlar.
Ve katledilmişleri, hesap sorulamayan katil kibriyle dolap beygiri, terörist diye niteleyip, suçlayarak.
  Hasan Cemal’le konuşan gençler, “2009 Nisan ayında KCK tutuklamaları başlayınca bazılarımız dağa çıktı, bazılarımız kapağı yurt dışına attı, gurbeti seçti„ diyorlardı.
1925-1940’larda dünya büyüktü. Ölüm tezgahına sıkışan, zindana razı olmayan Kürtler dağlara çekiliyor, kimileri sınırı aşıyorlardı. 
Bugün, yine kimileri Kürdistan isyancılarına katılmak üzere yönlerini dağlara veriyor, kimileri isyancı ruhunu alıp, artık küçülen dünyaya yayılıyorlar.
O zaman da zalime başkaldıran isyancı Kürdistan yalnızdı. Kendi imkanlarıyla, çiğnenmiş insanlığının davasındaydılar. Bugün de öyle…
Gittikleri yerde, kimse onları çiçeklerle karşılamıyordu. Komşu Rusya, alış-verişte yakaladığı isyancıları, düşmanlarına teslim ediyor, İran Heyderanlı Ferzende'yi askeri müfrezenin namlularıyla karşılıyordu.
Bugün dünya değişip, küçüldü, ama vicdanlar aynı. Enerji kaynakları ve hammaddelerini tüketmiş Batı, bu zenginliklere sahip ülkelerde, kendisine hizmet sunacak rejimleri iş başına getirme savaşlarında, “çağımızın vicdan havarisi„ (!) rolündedir.
Havarilere göre Libya, Tunus, Mısır rejimleri kendi halkına karşı zalimdi. Suriye, o nedenle kuşatma altında.
Bunları da aratan TC’nin AKP rejimi, siyaset adamlarını, aydın, yazar ve gazetecileri tutuklamada dünya birincisi, Kürdistan esir kampı, telefonlar, internet yasak değil, ama diktatörün işlerine şaşan, tarikata laf eden kendini zindanda bulmaktadır.
Fakat sahte imamın rejimi “örnek demokrasi„dir.
Çünkü, çıkarlarına bekçilik, badigartlık ediyor, üstleniyor, “vur„ emri alınca ileri atılıyor.
Batı’nın vicdanı demişken, iki kişisel hikayeden söz edelim:
İlhami Han, gencecik yaşta alnına namlu dayatılmış, tesadüfi olarak kurtulduktan sonra dağda kar kopmasına (çığ) uğramış, yine tesadüfen kurtulmuş, sonra bir yolunu bulup aşarak, Batı'ın vicdanlarından Almanya’ya sığınmış, Bavyera Eyaleti'nde oturma izni de alabilmiş bir Kürt'tür.
Alman yasalarını çiğneyen herhangi bir eylemi, yok ama TC’nin, “ yok edilecekler„ listesinde, adı var...
Bavyera Eyaleti, yıllar sonra “istenmeyen kişi„ ilan edip, hakkında sınırdışı etme kararı çıkarıyor.
Yazar Haydar Işık, günlerdir Adalet Bakanlığı'nın kapısında “O bir insan, kıymayın„ diyor. Kürtler, Mühih'te eyalet adaletinin önünde toplanıp, “bir masumu, cellatların önüne atmayın„ çığlıkları atıyor. Ama vicdanın sesi hala suskun. İlhami Han, elinde bıçakla karşısında bekleyen kasaba bakan kurbanlık gibi çaresizce çırpınıyor.
Ali İhsan Kıtay ise bir yıldan beri, Hamburg hapishanesinde. Alman yasalarına göre terör sayılacak hiçbir eylemi, düşüncesi yok. Ama TC’nin ölüm listesinde…
Batı'ya göre, özgürlüğünü, canlarını da ortaya koyarak kırılıp çiğnenmiş insanlık damarını arayan isyancı Kürdistan terörist. İyi de kendi yurtları işgal altında tutup, sıram sıram darağaçları kurup, kesintisiz cinayetler işleyip, köyleri, dağları ateşe verseydi,  dillerini, kültürlerini, varlıklarını yasaklasaydı acaba ne yaparlardı?
 “Bize bu iyiliği yaptığınız için„ diyerek, her gün zalime çiçekler mi sunacaklardı? 
Batı'nın tarihi, bir yönüyle dil, kültür, varlık yasağı olmadığı halde, işgallere isyan, kaybedilmiş toprakları geri alma savaşları değil mi?
Bu arada, kişisel beklentilerini Kürdistan’ın kaderi gibi gösterip,  “umudumuz Recep„ diyenler, yandaş kalemlerden Nazlı Ilıcak  tarafından bile hafife alınıyordu. Onlar, “Recepli havalarda iyilik, güzellik var„ derken, Ilıcak yalnızca dil örneğiyle, Kürt varlığı inkarının portresini çiziyordu.