Nagihan AKARSEL
“Rüzgar dudakları üzerinde
gördüğünüz o ney
Benim sevgimin sarılı endişesidir
Acılardan delik deşik olmuş”… Şêrko Bêkes
İsyanın lisanı zengindir. Sözcükleri kıvrak, cümleleri durudur... Aşkın ateşi ile harlanır... Sevginin katışıksızlığına dayanır... Bir kıvılcım ile milyonlarca sözcüğün anlatamadığını anlatır... Düşünceyi gürleştiren duygunun gücüne inanır...
Duygu ile düşünce arasındaki köprüler bir bir yıkılıyor ama... Duygusunu öteleyen ya da düşüncesini kurutan bireyler çoğalıyor... Duygularını bağıramayanların, şiire yaslanmayanların korkuları büyüyor ya da…
Kırmızı Keman’in ezgisine soluğunu işleyen adamın sevgisi lazım belki de... Ömüre hayatın canlı tınısı ile dokunan adamın tutkusu... Ve ölümsüzlüğe uğurladığı ezginin dilden dile dolaşan büyüsü... Sevdiğini emanet ettiği ezginin yüreğe vuran sezgisi ya da...
Afganistan’da yaşayan Paştunlu kadınlara kulak verelim ya da... Dinin acımasız baskısına Landay adını verdikleri şiirleri ile direnen kadınlar... Özlemin dili olan Landay... Aşksızlığa bir isyan hali… Cehalete karşı bilgeliğin kodlarına kayıtlı... Ayrılığa, hayal kırıklığına, erkek egemen sisteme, savaşa, acıya karşı bir direniş hali Landay...
Aslında bir ağıttır Landay... Güçsüzlüğüne bir itiraz hali... Köleliğe bir isyan biçimidir... Bir silahlı direniş şarkısıdır... Savaşın acımasızlığına karşı komple öz-savunma bilincidir... Sosyalitenin sanal tanımlarına karşı örgütlü direnişin şiiridir...
Şiirin dili yaban bir sır gibi şimdi... Çünkü direnişin duygu gücünden yoksun bir insan seli... Hafızasını işgal edenlere bir teslimiyet hali... Adaletsizliği ifşa edememenin dayanılmaz serzenişi... Yarının hayalleri ile yaşayan, bugünün içinde kaybolan, an’ı kaybeden bir toplumsal hezeyan ahvali...
Leyla’nın cansız nedeni, Madımak’ın sönmeyen ateşi, Suruç’takı zulmün Emine annenin nefesine işleyen sesi... Akdeniz’de boğulan insanlığın vicdani... Dünyayı umutsuzluk ile donatan siyah beyaz yüzlerin her gün büyüyen zulmünün çetelesi... Buna karşı donanımsız olan bizlerin derin hüznü... Ya da bir seçim ile herşeyin değişebileceğine inanan saf bir duygu seli....
Oysa ki alternatifsiz değiliz... Çok sağlam bir hafızaya, görkemli bir direniş geleneğine, güçlü bir özsavunma bilincine sahibiz... Demokratik, ekolojik ve kadın özgürlüğüne dayalı bir paradigmaya nailiz... Duygularımızın harında düşüncelerimizin kabında ufuklara yol alabiliriz...
Ama işte bizi engelleyen bir şey var orada... Yanıbaşımızda bizi bize yabancı kılan... Sevmeyi bilmeyen ya da sevmekten korkan… Kendimizi durmadan kandırmamıza vesile olan... İnanmak istiyoruz: düşmanımız da olsa insanın bu kadarda acımasız olmayacağına inanmak istiyoruz... İnanıyoruz da... Lakin duygunun yerine güdüyü koyan bir sistemden bahsediyoruz. Duygusu ile düşüncesi arasındaki köprüleri yıkan bir sistemin bireyi de yıkar haliyle... Buna karşı duygunun gücünde Landay ile direnen, kalbini beynine beynini kalbine emanet eden ve Sait Faik’in dediği gibi, “Bir insanı sevmekle başlar herşey”e inananlar olmak gerek belki de...