Calabria, İtalya'nın güneyinde, ülkenin yirmi özerk bölgesinden biri. Deniz yoluyla Avrupa'ya ulaşmaya çalışan göçmenlerin karaya ilk ayak basmaya çalıştıkları bölge. Yeni bir yaşam umudunun toprağı; savaştan, yoksulluktan, açlıktan kurtulmak isteyen insanların sığındıkları toprak parçası.

Siyasi nedenlerle Türkiye’den kaçmak zorunda kalan bir arkadaşım, günlerce süren ve herkesin açlıktan, susuzluktan, havasızlıktan bitap düştüğü, ölümün kıyısına vardıkları bir dönemde Calabria kıyılarına ulaştıklarından söz etmişti. Ancak İtalyan sahil güvenlik güçleri, gemidekilerin karaya ayak basmasına ve iltica etmesine izin vermemek için neredeyse ölmekte olan yüzlerce insanın içinde bulunduğu geminin kıyıya yanaşmasına izin vermiyor. Kıyıya çıkmak için denize atlayan insanlar, sahil güvenlik güçlerince botlarla tek tek avlanarak ölüm gemisine geri götürülüyor. 

Kıyıya yakın bir koyun sakinleri, gemiden haberdar oluyor. Sahil güvenlik güçlerine gelenlerin Hz. İsa'nın misafirleri olduğunu ve kıyıya çıkmalarına izin vermeleri gerektiğini söylüyorlar. Fakat güvenlik güçleri izin vermiyor. Bunun üzerine bütün köy halkı ayaklanarak sandallarla, botlarla denize açılıyor ve gemideki tüm göçmenleri alarak köye götürüyorlar, barınak ve yiyecek sağlıyorlar. Göçmenlerin önemli bir kısmı bu köye yerleşiyor. 

Calabria'ya bağlı beş ilden biri olan Cosenza'da geçtiğimiz hafta kültürler arası dayanışmayı öne çıkarmak için bir film festivali yapıldı. Tüm bölgede olduğu gibi Cosenza'da da göçmenlere dönük ciddi bir duyarlılık ve yardım etme yaklaşımı söz konusu.

Genel olarak İtalyanların, özelde de Cosenza’daki halkın Kürtlere özel bir sempatisi var. O yüzden festivalde Kürt sineması için özel bir bölüm ayırmışlar. Ben de bir filmimle bu festivale davet edildim, hem filmle ilgili bir söyleşi yaptık hem de Kürt sinemasını konuştuk. Doğrusu o kadar yoğun bir ilgi vardı ki, bu durum beni oldukça şaşırttı. Hem salon çok kalabalıktı hem de Kürtlerle, Kürt sineması ile ilgili söylediğimiz her şeyi çok dikkatlice dinliyorlardı.

Festival kapsamında belgesel sinemanın durumu ve  gerçekliğe yaklaşım biçimi de ele alındı. 

Doğrusu Visconti gibi, Rossellini gibi, De Sica gibi dünya sinemasına "yeni gerçekçilik' akımını hediye etmiş, Yılmaz Güney ve Kürt sinemacılar da dahil pek çok sinemacıyı etkilemiş bir akımın ortaya çıktığı ülkede sinema yapmaya dair ciddi bir umutsuz hava olduğunu görmek beni üzdü. Sinemayı son derece paraya endeksleyen ve ancak endüstriyel çark içerisinde çözüm arayan tutumlarına kendi cephemizden eleştiri geliştirdik. Sinema komünleri kurmanın, bu komünler arası üretim ve dağıtım dayanışma ağları örmenin öneminden söz ettik. Bu konudaki eleştiri ve önerilerimizi de ilgiyle dinlediler. 

Bu kadar acının yaşandığı, özgürlüklerin kısıtlandığı, baskının olduğu bir coğrafyada sanat yapmayı nasıl becerdiğimizi, böyle umutlu kalmayı nasıl başardığımızı sordular. "Çağın ihtiyaçlarını anlayabilen ve çözüm geliştirebilen doğru bir paradigma, eşit bir dünya tahayyülü ve direnmek" diye cevap verdik.