Hacer’i yakmıştık hatırlıyor musunuz? 19 Aralık 2000’di. Cezaevlerine saldırmıştık. Kimyasal bombalar kullanmıştık onları ele geçirmek için. Tanklarla, dozerlerle onları hayata döndürmüştük... İki yıl sonra bir odada birlikte film yapıyorduk. Hacer bilgisayarın başındaydı. ‘Ben eskiden 10 parmak daktilo yazardım.’ ‘Ne olucak ki yine yazarsın.’ ‘Ama benim parmaklarım yok ki..’ Hacer ne kadar güzeldir bilir misiniz.
19 Aralık günü Ümraniye Cezaevi’nde, bizim attığımız bombaların arasında, Lale ayağa kalkıp İstanbul şiirini okuyordu. Biz onun bahsettiği İstanbul sokaklarında utancımızın üstünü sessizliğimizle kaplamış saldırıyı paylaşıyorduk. Lale ‘Haramilerin saltanatı nı yıkacağız’ diyordu. Biz kendimize bahaneler arıyorduk. -Beni ilgilendirmiyor doğru politik tavır, doğru zamanlama, eski ve yeni siyasal çekişmeler. Beni ilgilendirmiyor nasıl karar alındığı, toplantılar, ne kararların alındığı ya da kimin karar aldığı. Biz katliamlarımıza katliamlar ekledik. Siz ölüm oruçlarıyla ilgili hiç bir şey bilmiyorsunuz. Aslında 19 Aralık operasyonundan sonra, ölüm orucu yapanların binlere ulaştığını bilmiyorsunuz? Siz bir hücrede tek başına kalmanın ne olduğunu bilmiyorsunuz? Arjantin’de Türkiye’li, solcu bir arkadaş ‘Burada Türkiye’deki ölüm orucunu duymuşlar. Ölüm oruçlarının kesintisiz 200 gün, 250 kesintisiz sürdürüyor zannediyorlar’ diyordu. Evet dedik zaten öyle. Onlar kesintisiz 200-250 gün sürdürüp ölüme yattılar. Şaşırdı. O esnada da Türkiye’de idi...
Ayrıca bakmayın Arjantin’de bir kaç kişinin duyduğuna, dünyada çok kişi duydu mu zannediyorsunuz. Kimse bilmiyor doğru dürüst. Biz suçluluğumuz ile onların üstüne örttük. Psikolojik açıklamalar ekledik. Devrimciler ölümü kutsamaz yaşamı kutsar diye. Bilmiyorsunuz! ölüme yatanlarla birlikte olmadınız ki! Bilmiyorsunuz eskisi gibi sokakta değilsiniz ki! Yaşamı onlar kadar size anlatabilen olamaz ki...
19 Aralık’tan bir gün sonra, Lale’nin doğum günüydü. Birlikte kutladılar. Havalandırmada oturuyorlardı. Öldürdüklerimizin, yaraladıklarımızın yanı başında. Bedenlerine sinmiş gaz bombaları kokusuyla sarıldılar birbirlerine. Sonra bizim emsali görülmemiş galibiyetimiz ile birlikte başka bir cezaevine sürüldüklerinde, saldırımız sırasında yerlerde sürünürken üstlerine bulaşmış toprakları bir kenara silktiler. Gizlice bir yoğurt kabında topladılar. İçine bir limon çekirdeği diktiler. Askerlerin her aramasında çıplak hücrede bir köşeye sakladılar. Her gün avuçlarında onu güneşe taşıdılar. Sularını paylaştılar. Onların bedeni açlıktan erirken, limon filizi yeşerdi. Biz sessizliğimizde tükenirken limon çekirdeği büyüdü... Ölüme tapmak mı?
Lale ölüm orucunun 200’lü günlerindeydi. Dile kolay 200’lü günler. İçeri giren doktor her günkünün aksine onu yatakta bulunca ‘Ne o’ demişti doktor, alaycı ‘bugün ayakta değilsiniz!’ ‘Ben’ dedi Lale ‘bedenen olmasa bile ruhen ayaktayım. Siz fiziken ayakta olabilirsiniz ama ruhen, yerlerde sürünüyorsunuz...’ 240 gün ölüm orucu sonrasında suskunluğumuz ile Lale’yi öldürdük...
Yarın 19 Aralık, Hacer’i yaktığımız gün. Birlikte yaktık hatırlıyormusunuz? Bir gün sonra Lale’nin doğum günü. Birlikte öldürdük hatırlıyormusunuz? İyi ki varsın Hacer. İyi ki doğdun Lale. Size, bütün yitirdiklerimize, yaşama ve onun büyüsüne inanlara saygıyla..
* 18 Aralık 2005’de Birgün gazetesinde yazmışım. Bu süreci anlatan F ve After-Sonra filmleri internet de var. Yine suskunluğumuzla ölümlere ortak mı olacağız?
İyi ki doğdun Lale*