Memleketin kapısına kilit vurulmuş. Evsizler çadırlarda, çadırları sökülenler bu soğukta sokaklarda, şanslı azınlık sıcak evlerindeki kafeslerde… Adına yaşamak denilen zamanı soluyup duruyoruz işte. 

Nazi Almanyası’nı aratmayacak şekilde beyin göçü bir yanda, kapatılan gazetelerin çalışanları diğer yanda. Kalanlar yanındakine sığınıyor, gidenler gurbetin kucağında kendine tanıdık bir ses, yüz arıyor; bu iki ucu boklu değneği neresinden tutarsanız elinizde kalıyor. 

Özgür Gündem’den sonra Jinha’nın da kapısına mühür vuruldu. Evrensel Kültür Dergisi kapatıldı. Daha bunlar iyi günlerimiz diyenlerin yüzü kireç gibi. Hep daha kötüsünü daha kötüsünü alesta bekliyoruz. Peki Özgür Gündem’e verilen destek Jinha’ya da verilecek mi, pek umudum yok doğrusu. Nedeni gayet açık ama biraz daha deşeyim. Yaşları 25-35 arasında değişen bir grup kadın bundan dört yıl önce medyanın fena halde eril dilini kesmeye, beline hakim olmasına çalışmaya kalkıştı. Haber müdüründen muhabirine, kameramanından fotoğrafçısına, sadece kadınlar vardı bu ajansta. Türkçe-Kürtçe, İngilizce yayın yapmak için kolları sıvadı. Benim gibi gençliği bıyıklı, göbekli adamların arasında gazetecilik yapmaya çalışarak geçenler için müjdeli bir haberdi bu. Öyle ya ben gazeteciliği solcumsu abilerin, bak canım onu öyle demezler, akşam ne yapıyorsun, gel bana da sana nasıl haber yapılır anlatayım yollu “girişimlerinden”, devlet gibi, Allah gibi makamına kurulan müdürlerin, asansörleri bile ayrı çalışan patronların, adı duayene çıkmış tacizcilerin, bilgiyi ve tecrübeyi en çok stajyerlerin, en çok kadınların kafasına tokmak gibi vuranların, elde ettikleri iktidarla keh keh gülenlerin, kalemleriyle penisleri aynı boyda ve aynı güçte atbaşı giden erkeklerin arasında öğrenmiş, ilk fırsatta da oradan topuklayıp, kaçmıştım.

Oysa kadınlar öyle yapmadı, meydanı adamlara terk etmedi. “Şortlu kıza tekme”, “Namus cinayeti” başlığı atmadı. Onlar canla başla, omuz omuza mücadele verdi. Ve elbette bu mücadele cezasız kalamazdı, kalmadı da. Örneklerini Yeni Delhi’de, İran’da gördüğümüz kadın ajansı, Türkiye için yeterince tehlikeliydi. Hele de merkez Diyarbakır olunca fazla söze, yazıya, görsele hacet yoktu. Ülkenin batısındaki bıyıklılar ne derse o olur, olmazlar da olmuş gibi, haber gibi sunulurdu. Şimdi buradan nereye gidilir, bu dibin de dibi var mıdır bilmem. Ama ben bu yazıyı yazarken gördüm ki, kadınlar yine toplanmış, bilgisayarlarını önüne almış, harıl harıl muhtemelen bir kafede çalışıyorlar. Kapılarına kilit vurulmuş ne gam, onlar kendilerine yeni pencereler açıyor, oradan seslerini duyuruyor, haber peşinde koşmaya devam ediyorlar. “Kadın başlarına” olduklarını bilen, onlara bakıp ağızlarını eğen bütün bir erkek topluma karşı dirençle, inatla işlerinin başındalar. E bu da şu karanlık günlerde pek bir kıymetli, bunu da desteklemeyeceksek ne demeye yazı yazıp, söz üretiyoruz ki.

Kadın kadının kurdudur diyen şehirli züppelere, ay ben hemcinslerimi pek sevmiyorum diyen koket ahaliye onlar bir şey hatırlatıyor, bir şey anlatıyor. Anlamayana ne desen boş ama anlayıp da susanın vebalı büyük. Malum Jin-Jiyan Azadî ve inadına Jinha!