Bilim, ya da bilim dalı deyince algımızda ilk oluşan emareler genellikle yaşlı başlı bilim adamları! Laboratuvarlar, deneyler, koca koca kitaplar ve dershaneler, formüller, çizimler, tekniki araç ve terimler, teorik belirlemeler vs. vs.’dir. Bunlar akla ilk gelen ibareler iken biraz daha da düşündüğümüzde sayıları yüzleri, abartısız binleri bulan, bilim dalları belirmeye başlar zihnimizde. Bunlar adına pozitif bilimler denen bilimler oluyor. Sadece olgulara, deneylere dayalı olarak gelişip, bazı nitelikleri belli olan bilimlerdir. Hatta sözlüklerde olumlu, müspet ilimler olarak geçer. Fizik, kimya, matematik, biyoloji, genetik birer ana bilim dalı oluyorken çağımızda artık her biri yüzlere varan alt dallara da ayrılıyor. Yani her biri parçalara ayrılmış bir halde.

Bir de metafizik bilimler diye nitelendirilen bilimler var. Uğraşları çok çok önemli; insanın manevi dünyasıyla ilgilenirler. Bunlarında zihnimizde yarattıkları çağrışımlar; yine yaşlı uzun sakallı filozoflar, peygamberler, din adamları, kutsallıklar, kutsal kitaplar, tartışmalar, atışmalar, kuramlar, kavramlar, tarihler, sanat... tabi ki yine her birinin alt dalları, türevleri olan sayısız bilim dalları.
Tüm bu saydığımız olgu ve algıların hepsi de yazılı tarih boyunca –14. yy’dan sonra sistemli olarak-  zihinlerimize adeta kazınırcasına yazılıp yer edindirilmiş, ettirilmişlerdir. Bütün bu saydıklarımız; dünyadaki hemen tüm eğitim sistemlerinde; hep insanlığın iyiliği, daha çok ilerlemesi, refah düzeyine kavuşması için kafa yormuş, çalışmış, icatlar yapmış, düşünceler üretmiş, kimisi acılar çekmiş, bedeller ödemiş, kurtarıcı insanlar olarak öğretilir bize.


İcatçı amcalar
Öyleki her öğün yönümüzü tanrıya çevirdiğimizde peygamberlerin adını zikreder, her ampulu açtığımızda Edison’a şükreder, uzaya ilk çıkan astronotların isimlerini ezbere bilir, telefon ahizesinden çok özlediğimiz, görmemiz mümkün olamayan çok uzaktaki sevdiklerimizin sesini duydukça bu aleti icat edene Allah katında mekanı cennet dileriz.  
Kuşkusuz bu rollerini teslim etmek insanlığın nam û hesabına, ahlaki bir görev olacaktır. Bilimsel ve teknik olarak yaptıkları katkılar gerçekten de insanlığa büyük mesafeler katettirmiştir. Katettirmeye devam da edecektir. Şimdi bu, inkar edilemez gerçekliğin optimist yönü, fakat bir başka yönü daha var ki cız dedirten, sanırım bu çok hafif kaldı; hawar û figan ettiren diğer yönü de dağlara taşlara (onlarıda parçaladılar)! İsimlerini zikretmenin bile insanın içini karartmaya yetecek diğer getirilerini (!) saymaya başlarsak; insanın insana esareti, kadının katledilmesi, savaş, talan, tecavüz, açlık, ayrılık, ölüm, adımıza yazılmış değişmez kader, doğanın geri dönmez tahribatı...
Hadi diyelim analitik bir akılla bilimin insanlık için getiri ve götürülerini terazinin kefelerine koyalım. Hak ve hukukun sembolü addedilen Adalet Anamızın terazisinin bile bunu tartmaya gücü yetmez ki. İnsanlıktan götürdüklerini tartan kefe abisekadar tepetaklak düşüyor. Duygusal zekamız bu sonuçları kaldırabilir mi bilmiyorum, ama insan kendi başına ancak bu düzeyde felaket ağları örebilir!
Eh hani bilimler, getirileri, icatçı amcalar, kurtarıcı peygamberler... diye sağımıza solumuza bir bakmamızla çevremizde görünen en küçük bir yaşam kesiti dahi tablonun vahametini gözler önüne sermeye yeter de artar bile: savaşlar, kadın katliamları, fakirlik, açlık, güvensizlik, ahlaki çöküntü, yalnızlık, ekolojik felaketler, teknik ihtiyaçlara ulaşamama, trafik çilesi,... Bay Edison kabrinden başını kaldırıp icadının işkence hanelerde, masum insanlara nasıl acı çektirdiğini, ölüm sandalyelerinde nasıl cayır cayır yaktığını bir görse sanırım sadece tanrıdan bu icadı yaptığı için af dileyebilecek. Kimyasal bombanın altyapısının icatcısı hele –nedense bu zatın ismi pek ezberlerde kalmıyor- atom bombasıyla kaç milyon insanın ölümüne neden olduğunu bir bilse zaten tanrıdan isminin sonsuza değin tarihin sayfalarından silinmesini dileyecektir.

Kadın emeği ve birikim
İnsanlığın 6-7 bin yıl önceki yaşamına öyle derinden bir özlem duymamak elde mi? O zamanlar da bilim vardı, bilimsel tekniki buluşlar, aletler vardı. Her biri insanlığın yaşamını o kadar kolaylaştırmıştı ki bunlara neredeyse totem gibi tapınılırdı. Değirmen, dokuma tezgahları, çanak çömlekler, tandır, tarım, ev mimarisi, ilaç hazırlama ve tedavi yöntemleri vb. birçok buluşta günümüze kadar olduğu gibi kullanılmakta olup aynı zamanda bilimin temellerini de oluşturmuştur. İnsanlık, bunlar üzerine yaptığı katkılarla, günümüz bilimini geliştirmiştir.  
İnsan türünün diğer cinslerinden ayrılıp insanlaşmaya başlamasıyla beraber yaşamı kolaylaştırmak için geliştirdiği her yeni buluşu bir birikim yapıp onun üzerinden mesafe katetmiştir. Arkeoloji ve antropolojinin tüm verilerinden anlaşıldığı kadarıyla bu buluşlar kadın öncülüğünde geliştirilmiştir. Buna hiçbir şüphe yok, çünkü kadın toplumsallaşmanın öncülüğünü yaptığındandır ki yaşamın tüm ihtiyaçlarını tespit edip ona göre yaratımlarda bulunmuştur. Egemenlikçi erkeğin toplum üzerinde iktidarının gelişmesiyle birlikte yaşamdan koparılan kadının tüm yaratımlarına da el konulmuştur. Ve bilimin seyri de artık bu doğrultuda ilerlemiştir.
Anaerkil çağda kadının topluluğun ihtiyaçları temelinde geliştirdiği yaratımları o dönem tüm topluluğun hizmetindedir. Ayrım yapılmaksızın her kesin ihtiyacı karşılanır, eşitlik olgusu temel yaşam düsturu halindedir.
Bütün bu konuların her biri yeniden ve çok kapsamlı araştırma ve değerlendirmelere ihtiyaç duymaktadır. İnsanlığın kökenleri, insanın nasıl insan olduğu, insanın doğayı algılama şekli ve onunla ilişkileri, kutsallıkları, anaerkil çağ, hiyerarşinin gelişim çağlarında insanlığın durumu birçok antropolog tarafından incelenmiş ve yorumlanmıştır. Bunlardan sadece birkaçı olan Gordon Childe, James G. Frazer, Robert Briffault’un isimlerini anmadan geçmek haksızlık olacaktır. Her biri günümüze birçok önemli veri ve bulgu aktarmıştır. Fakat bir kadın bakış açısıyla tekrar ele aldığımızda yorumlanması bazında aynı niteliği gösterdiklerini söyleyemiyoruz. Jineolojinin penceresinden, cephesinden bakarak büyük emeklerle araştırılan, bulunan, özellikle antropolojik konular, ancak bir kadın zihniyetinin süzgecinden geçtikten sonra insanlığın gerçek tarihine ulaşabileceği üzerinde çalışmalar yürütmekteyiz.  

Egemenlik oldu tarih
Bu incelemeler aynı zamanda tarih bilincinin oluşmasını da beraberinde getirmiştir. Egemen erkek mantığıyla yapılan özellikle tarih çalışmaları sadece insanlığın bir kesitini; egemenleri, yönetenleri, kazananları, fethedenleri, katledenleri, savaş kahramanlarını, köleleştirenleri, kanun kural koyucuları, kralları, şahları, kitap yazanları, icadını patentleyenleri, en’leri anlatır. Ki takdir edersiniz ki (biz etmiyoruz) gösterdikleri kadarıyla bunların hepsi de erkektir ve sadece toplumun çok küçük bir kesimini oluştururlar.
Sanki tüm tarih boyunca sadece bunlar yaşadı. Kadınlar, analar, esas emekçiler, çocuklar, köleler, ezilenler, yoksullar yokmuş gibi gösterildiler. Toplamında toplumun en büyük kısmını oluşturan da bunlar değil midir? O zaman sormaz mıyız nerde bunlar? İnsanlığı kesintisiz bu günlere kadar getirmiş olan bu kesimler neden yok sayılıyor? Tarihin soğuk sayfalarına geçmediler diye yaşamadılar mı? Canalıcı nokta da burası zaten, bir çok olumlu, olumsuz değişim ve gelişimden geçse de doğal toplum capcanlı yaşıyor ve yaşamaya devam da edecek.   
Fakat özellikle de kapitalist modernitenin gelişmesiyle birlikte son 200 yıldır tüm bu değerlere çok kapsamlı saldırılar yapılıyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, kapitalist modernitenin bu saldırılarını dincilik, bilimcilik, ulusçuluk ve endüstriyalizm olmak üzere dört ayak üzerinden geliştirdiğini belirtir. Tüm bu saldırılarla toplum toplum olmaktan çıkarılmış, ahlaki değerler yok edilmekle yüzyüze bırakılmıştır. Doğa tahribatının ulaştığı düzey (ozon tabakasının delinmesi, seller, depremler, kuraklık, küresel ısınma, barajlar vs.) dünyamızı yaşanılmaz kılmıştır.
Bilimsel teknik gelişmeler, 15. yüzyıldan itibaren insanlığın o döneme kadarki değerleri üzerinden devrimsel aşamalar kat ederek uzay çağı denen düzeye ulaşmıştır. Yukarıda belirttiğimiz şekilde, temelde bu gelişmeler insanlığın yaşamını kolaylaştırmıştır. Fakat öte taraftan egemen erkek zihniyetin zihninde, ellerinde ve dilinde toplumun çok büyük kısmı üzerinde sadece tahakküm yaratmak amacıyla kullanılıyor. Toplumsal kaos giderek büyüyor.

Yaslar bağlamış kadınlar
Günümüze değin insanlığın bu durumuna dair özellikle felsefe alanında olmak üzere çok kapsamlı teorik çalışmalar yapılmıştır. Yine feministlerin son iki yüzyıllık çalışmaları, anarşistler, komünistler ve sosyalistler insanlığın bu gidişatına dur demek, özlenen doğal toplum değerlerine ulaşmak için çok değerli çalışmalar yapmışlar ve bu çalışmaların bir çok kazanımları da olmuştur.
Gelgelelim ki özellikle sosyal bilimler alanındaki tüm bu kapsamlı çalışmalara rağmen –ki çoğunlukla teoride kalmışlardır- insanlığın durumu halen vahametini koruyor. Kadın katliamları, kadının nesneleştirilmesi, ötekileştirilmesi, doğa tahribatı tüm hızıyla devam ediyor. Dünyanın birçok bölgesinde, özellikle de Ortadoğu’nun hemen hemen bütün bölgelerinde savaşlar tüm hızıyla devam ediyor. Günde ortalama neredeyse yüzleri bulan, hatta bazen aşan sayıda insan öldürülüyor. Çocuklar annesiz babasız kalıyor, hemen her kes bu kirli savaşlarda bir yakınını kaybediyor. Ortadoğu’nun her tarafı yaslar bağlamış kadınlarla dolu.
İnsan olup, insani reflekslere sahip olup da böyle bir tabloya bakıp sessiz, tavırsız kalmak mümkün mü? Demokrasi, hak, hukuk, insan hakları adına onca örgüt, kurum, kuruluş varken neden bu kanlı savaşlar son bulmuyor? Bu kanlı vahşetlerin çözümlemeleri o derece yapılıyorken neden halen bu gidişe bir dur denilemiyor?
İşte tam da bu ihtiyaç üzerine Jineoloji insanlığın ve çağın gerçek bilimi olarak karşımıza çıkıyor. Kürt Halk Önderi Öcalan “Demokratik Toplum Manifestosu” adlı savunmalarında Jineolojiyi bir kadın ve yaşam bilimi olarak tanımlayıp önümüze koydu. Kadının kendi zihninden, zihniyetinden oluşagelen bilgi ve bilme biçimleriyle yukarıda kısaca resmetmeye çalıştığımız tablo (egemen erkeğin başyapıtı) bizim temel bilim alanımız, alanlarımız oluyor. Özellikle sosyal bilimler alanının tüm bilim çalışmalarının her biri, insanlığın zihinsel dünyasında yepyeni ufuklar açarken topluma felaketler zincirlerini yaşatmayı da beraberinde getirmektedir.

Algıyı yeniden ele almak...
Tüm bunlara dair Kadın ve Yaşam bilimi olarak Jineolojinin çok keskin retleri var. Dedik ya her bilgiyi, algıyı yeniden ele alıp kendi duygu dünyamız ve zihinsel argümanlarımıza göre yeniden okuyup inceliyor, tartışıyor, kısacası Jineolojinin laboratuvarlarından geçirip hakiki tanımlarına kavuşturmayı amentü gibi biliyoruz.
Bu çalışmalarımızın en büyük özelliği, farkı ise yaşamsallaştırma boyutu olmaktadır. Hemen hemen tüm düşünür, felsefeci, araştırmacı ve bilim insanları çalışmalarını büyük çoğunlukla teorik düzeyde gerçekleştirmişler ve gerisine de pek karışmamışlardır. Gerisi derken yani yaşamsallaştırma boyutuna. Egemen erkek zihniyeti de bu çalışmaları alıp kendi çıkarları adına okullarda, üniversite ve enstitülerde insanlığın üzerinde tahakküm kurma araçlarına dönüştürmüşlerdir.
Şimdi biz Jineoloji laboratuvarları derken klasik anlamdaki laboratuarlarda ele almıyoruz tabi. Oluşturulan teori ve kuramların, tanımların yaşamsallaştırılması boyutu çalışmalarımıza en büyük ivmeyi kazandıracak, geri besleyecek yanı oluyor aynı zamanda. Bu yönlü çalışmalarımız bir süreden beridir devam ediyor. Son dönemlerde tüm vahşet tanımlarını çoktandır aşan kadın katliamları üzerine bir çalışma başlattık. Toplumun özgürlüğünün kadının özgürlüğünden geçtiği gerçeğinden hareketle toplumun en büyük özgürlük sorunu olan kadın katliamları konusu, zaten en öncelikli çalışmalarımızın başında geliyor.   

Jineoloji çalışmalarına katılmalı

Jineolojinin gerçek laboratuvarları olan Kadın Akademilerimizde konuyu masaya yatırdık. Geniş bir yelpazeden gelen bir bileşenle kapsamlı tartışmalar yürüttük. Her özgürlük militanı kadın, geldiği alana dair değerlendirmeleriyle, görüş ve tespitlerini sundu, aktardı. Kürt halkı ve Kürdistan topraklarında yaşayan halkların, aslında Ortadoğu toplumunun özgürlük sorunlarının bir profili de böylece çıkarılmış oldu. Daha sonra çözüme dair somut önerilerde bulunuldu. Son adım, bu somut önerilerin yaşamsallaştırılması için gerekli planlamaların yapılması kısmıdır kuşkusuz.
Tartışmaların içeriği, tespit edilen sorunlar ve çözüm önerileri daha genişçe bir yazının konusu olacakken şimdilik sadece Jineoloji laboratuvarlarının işleyen küçük bir kısmını vermeyi yeterli buluyoruz.
Bu çalışmadan büyük heyecan ve moral alıyoruz. Egemen erkeğin insanlığın başına bela ettiği her şeye karşı akli ve asi bir algı yaratmak, tavır almak, kendimizin olanı gerçek tanımlarına kavuşturup çözümler üretmek bizi güçlendiriyor. En büyük coşku, güç ve moralimizi ise bu güne kadar ki tüm çalışmalarımızda felsefesiyle bakış açımızı oluşturduğumuz Kürt Halk Önderi Öcalan’dan alıyoruz. Tek başına sergilediği özgür insan duruşuyla, egemenleri çözüme çekebilme güç ve yeteneğiyle bize en büyük kurtuluş umudunu işaret ediyor. Bu umut aynı zamanda Ortadoğu’nun, insanlığın da çekildikleri kaostan kurtulma umudu oluyor.
Özgürlüğün, gerçek birer insan olmanın eşsiz tadına varabilmek, mücadele ettikçe ben varım diyebilmek için tüm kadınları, insanları, vahşi düzene karşı örgütlemeye, Jineoloji çalışmalarına katılmaya çağırıyoruz.
Doğanın gerçek meylinin her şartta özgürlük olmasından hareketle; Özgürlük Kazanacaktır!


SEMA AMED