Tarihsel süreçten beri insan bedenini göz önüne alırsak; politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel yapılar içerisinde en önemli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü, her toplumun kendine özgü bir beden tasarımı, beden terbiyesi, beden eğitimi ve bedene ilişkin ahlaki tanımlamaları mevcuttur. Bedenin yapısına ilişkin söylemler ve bilgi üretme biçimleri bir toplumdan diğer bir topluma, hatta aynı toplum içerisinde dahi farklılıklar gösterir.

Bu tanımlamaya bağlı olarak cezaevi ve cezalandırma biçimleri de o toplumun yapısına göre şeklini alır. Cezalandırma sistemini belirleyen toplumun ahlak yapısı ve iktidar-devlet sistemin ceza sisteminin birbirine paralel olması gerekirken, bunun tam tersi devlet-iktidarda oluşan algıyla topluma azap çektirme biçimindedir. Bu algının oluşmasında iktidarın koltuk kaybetme korkusu ve egemenliğini yitirme kaygısı vardır. Yarattığı egemenlikle yaşamıyor mu?
Beden, kendisi için veya yaşadığı toplum için sürekli bir mücadele, bir kontrol ve direnme konumunda yerini alır. Buna karşı bilgi-iktidar ise yaşam boyutu çerçevesinde durmaktadır. Amaç bedenin üretim için düzenlenmesi ve modern beden, iktidar ilişkilerinin odak noktası haline getirilmektedir. Bu açıdan baktığımızda bedenin yönetilmesi, aynı zamanda toplumun da yönetilmesinin temelini oluşturmakta, bununla iktidar ve beden ilişkisi daha da önem kazanmaktadır. Çünkü modern dönem olarak nitelendirilen güncel yaşamda iktidar, insanların bedenlerini şekillendirip kontrol ederek, onların davranışlarının, ahlaki yaşam ve eylemlerinin içine sızarak yaşamına hakim olmak ister. Böylece kendine bir yaşam alanı açıp, kendi devamlılığını sağlamak ister.
Foucault’nun analizine göre, „İktidar, beden politikası aracılığıyla yayılmakta, devlette tekelleşmiş ve merkezileşmiş olarak bulunmamakta ve bu merkezden dışarı yayılmamaktadır.“ Ki iktidarın bireyler üzerinden en çok hakim olduğu kurumların başında cezaevleri gelmektedir. Modern olan dönemde bilgi-iktidar ilişkisi temelinde ele alınmaktadır. İktidar, cezaevinde bulunan bir beden hakkında her türlü bilgiye sahiptir. Beden yaşamı üzerine odaklanan iktidar böylece beden ve yaşamını belirlemektedir. Böylesi bir durumda yeniden biçimlendirmede bedenleri birbirinden ayırarak o bedeni ve düşünceyi nesneleştirme çabasındadır. Her beden tutsak olsun ya da olamasın onun için üretim aracıdır. Üretim ise bedenle eşdeğer olarak kilit bir kavram olmaktadır.
Çünkü iktidar bedenle başlayıp bedenle bitiyor. Beden ise ölüm ile yaşam arasını temsil ediyor.
Yaratılmak istenen, mekanik bir beden anlayışıdır. Beden üreten bir makine değerindedir. Toplumun her zerresinde yaratılmak istenen bu bireyleşme-makineleşmedir. Kişi, özerk olma durumunu ancak iktidara tabi olmakla yaşar ve bu tabilik bir bağımlılığı ima etmektedir. Foucault’ya göre bu özneleşme süreci esas olarak beden yoluyla meydana gelmektedir.

İktidar- devletle bağlantılı
cezaevi ve cezalandırma
 Kısaca cezaevi olgusunu tanımlarsak şu sonuca varılmaktadır; toplumun ahlaki normlarını hiçe sayarak, başta yaşam hakkı olmak üzere, diğer hakların birey ya da iktidar tarafından elinden alınması sonucu, bireyin yasanın işleyen ayağında kalan yargı tarafından cezalandırılarak devletin özel kurumunda elindeki haklarının elinden alınıp hapsedildiği yer. Bu tanımlaya göre, uygulamanın yapılışı durumunda insani vicdan açısından iktidar-devlet olgusu otoritesinin altına girdiği zaman, mahkum bedeni iktidar-devlet olgusunun cezaevi çarkları arasında ezilen bir beden olmaktan öteye geçemeyecektir. Diğer tanımlamayla cezalandırmayı simgeleştiren beton blokları-duvar yığınlarının hem simgesel hem de fiili varlığıdır.
„Biçim hapishane, ceza yasalarındaki sistematik kullanımdan daha önce var olmuştur. Bireyleri dağıtıma tabi tutmak, onları sabitleştirmek ve mekan içinde paylaştırmak, tasnif etmek, onlardan en fazla zaman ve en fazla gücü çekip almak, sürekli hareketlerini kodlamak, onları hiçbir boşluğu olmayan bir görünürlük içinde tutmak, onların etrafında koskoca bir gözlem, kayı ve notlandırma aygıtı oluşturmak, onlara ilişkin olarak biriken ve merkezileşen bir bilgi meydana getirmek üzere, toplumsal bünyenin tümü itibariyle usuller yoğrulduğunda, hapishane adli aygıtın dışında, oluşmuştur. Bireyleri, bedenleri üzerindeki belirgin bir çalışmayla, itaatkar ve yaralı kılmak üzere oluşturulan bir aletler bütünün genel biçimi, yasanın onun en mükemmel ceza olarak tanımlanmasından kurum-hapishaneyi resmetmiştir.“*
Hapishanenin meşruluğu ve onun varlığı, beklenen bireyi dönüştürme aygıtı (fabrikası) olma rolüne dayandırılır. Bedeni yeniden terbiye veya itaatkar hale getirirken, zaten var olan toplumsal kurumlar (fabrikalar) yeniden üretmekten başka bir role sahip olsaydı, hapishaneler toplumda kabul görür müydü? Yargıda yasal olarak ‘tutuklama’ veya özgürlüğünün elinden alınması ve bireyin teknik olarak dönüştürülmesi kapsamlıdır.
Günümüzde hapsetmenin (modern cezaevi) amacı her yönüyle farklılaştırılmış ve amaca yönelik geliştirilmiş mekanizmadır.
Bu yapıların mimari yapısı da uygulamadaki derinliğin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Birçok cezaevi şehir merkezinden uzak alanlarda inşa edilerek, kendi içinde hücre tipi bölünmelerin yanı sıra, etrafı da yüksek duvarlarla çevrilmektedir. Bu yapıyla içerisi tamamen görünmez kılınmaktadır. Aynı zamanda da içeridekine dışarıyı görünmez kılmaktadır. İç mimari tasarımı da her an her taraftan gözetilebilme imkanı da sağlamaktadır. Bedenin özelliğine dokunma üzerine yaratılan korkuyla devamlı süren hakimlik, mahrumiyet daha nice psikolojik baskı(şiddet) sayılabilir.
Bu koşularda suçun engellenmesi ve kontrol altına alınması için iktidar-devletin tek yöntemi cezaevi kurumudur. Böylece bireyin ya da toplumun suçtan caydırılacağı fikri savunulur. Cezaevlerinin işlevi, sadece uzun veya kısa süreli hapis cezası değildir. Cezaevinin caydırıcılığı, rehabilitasyon faaliyetleri, hapishane türleri ve koşulları ile konular üzerine odaklanan cezaevlerinden tahliye olan bazı suçluların tekrar suç isledikleri bilinen bir gerçektir. Bu durumda zaten cezaevi kendi görevini yitirmiştir.
Beden iktidar (erk) göre nasıl suça iter ve cezalandırır? Bir bedeni suça iten olguların en büyük etkeni toplumdaki farklılaştırma ve ötekileştirme durumudur. İşsizlik, yoksulluk, eşitsizlik, kentleşme, göç, aile, kültür, eğitim düzeyi gibi konumlarda artan suç olguları yeni bir yargı ve cezalandırma alanları da yaratmaktadır. Cezaevi sistemi de zamanla modernite ölçülerine göre uyarlanmıştır. Geçmişteki meydanlarda cezalandırma yöntemi yerine,  bedenler hücrelere, tecride kapatılıp, bireyin düşüncesine hükmedilerek, psikolojik baskıyla birey devletin örnek olarak belirlediği bedene dönüştürülmek istenir. „Tarihte ölüm cezasının gelişimi, genel anlamda infazın gelişimi ile koşutluk gösterir, bir başka deyişle cezalandırma hakkı ile birlikte gelişen yerine getirmenin (infaz) ortaya çıkışı ve ölüm cezasının ortaya çıkışı arasında çok fazla bir zaman dilimi yoktur… Ölüm cezası, tarihte ilk önceleri, suçluya azap çektirdikten sonra çeşitli şekillerde hayatına son verme amacını taşıyordu ve genel olarak ölüm cezası, yarı bele kadar toprağa gömüp taşlamak, çarmıha germek ve taşlatmak, diri diri yakmak, vahşi hayvanlara parçalatmak, boğmak gibi biçimlerde yerine getiriliyordu, fakat zamanla insanlığın gösterdiği gelişmeler ve azap çektirmenin toplum üzerinde ters tepkisi sonucu, azap çektirerek hayata son vermekten vazgeçilerek bedene fazlaca dokunmadan anlık ölüm biçimine bürünmüştür.“* Bu da demektir ki; „modern ceza mekanizmalarının ‘azaba yönelik’ bir dip tarafı varlığını sürdürmektedir – bu dip tarafa tamamen egemen olunamamıştır, ama bedene yönelik olmayan bir cezalandırma anlayışı tarafından giderek daha geniş ölçüde olmak üzere üstü örtülmektedir.“*