Dinler ve mezhepler konusuna doğru yaklaşım önemini korumaya devam ediyor. Özellikle ABD’nin yirminci yüzyılın ikinci yarısında Ortadoğu’da uyguladığı “Yeşil kuşak projesi” isimli politikasından bu yana bu husus çok daha büyük bir önem arz ediyor. ABD’nin “Yeni dünya düzeni” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” politikaları da aynı esasa dayanıyor.

Bu durum özellikle politika alanı açısından önem taşıyor. Çünkü ABD ve bölgedeki işbirlikçi güçler bu hususu politika malzemesi olarak çok kötü kullanıyor. Bu nedenle sol demokratik politikacıların bu konuda çok dikkatli olması ve doğru-yeterli bilgilere sahip bulunması gerekiyor.
Nihayet Ortadoğu’da yaşıyor ve politika yapıyoruz. Bu zeminin insan toplumsallığının ve uygarlığın geliştiği ana topraklar olduğunu çok iyi biliyoruz. İnsanlık on binlerce yıl boyunca zihnini ve yeteneklerini geliştire geliştire bu günlere ulaşmış bulunuyor. Bu görkemli tarihsel gelişmede dinler ve mezhepler neredeyse birinci sırada yer alıyor.
Bu nedenle dinleri ve mezhepleri insan ve toplum varlığından ayırmak, onların dışındaki kategoriler olarak ele almak kesinlikle doğru ve mümkün olmuyor. Dinleri ve mezhepleri çıkardığımızda neredeyse insanlık tarihinden ve toplumsal gerçeklikten geriye pek fazla bir şey kalmıyor. O halde dinleri ve mezhepleri bir politik ve ahlaki olgu olan toplumdan ve bir insan icadı olan devletten ayırmak doğru olmuyor.
Kısaca Avrupa merkezli kapitalist modernite icadı olan kaba laisizmi artık kesinlikle aşmak gerekiyor. Kaldı ki Avrupa modernitesinin kendisi bu düşünceyi uygulamıyor. Farklı mezhepleriyle Hırıstiyanlık dinini özümseyerek kapitalist egemenlik sistemini yürütmeye çalışıyor. Kaba laisizmi ise sosyalistlere ve Avrupa dışındaki kıtalara ihraç etmiş bulunuyor.
Peki dikkat edelim, kaba laisizme dayanan sosyalizmin kazandığı bir başarı var mı? Ortadoğu’da sosyalist hareketlerin başarısız kalmasının birinci nedeni bu Avrupa merkezli kaba laisizm ve oryantalizm anlayışı değil mi? Yetmiş yıl yaşayan Sovyet reel sosyalizminin çözülüş ve çöküş nedenlerinden birinin bu kaba laisizm anlayışı olduğu açık değil mi?
O halde gençliğimizde reel sosyalizmden öğrendiğimiz düşünce kalıplarını artık aşabilmeliyiz. Yanlışlığı ve eksikliği toplumsal yaşamca kanıtlanmış olan doğmalardan kendimizi artık kurtarabilmeliyiz. Toplumun kendini en uzun süreli ve en güçlü ifadesi olan dinleri toplumdan ve onun icadı olan devletten ayırma saplantısından artık vazgeçmeliyiz.
Bu konuda kendilerine “Sağcı” denilen kesimler gerçeğe biraz daha yakın duruyorlar. Din ile politikanın ayrılamayacağını söylüyorlar. Din-devlet ilişkisine yaklaşımları da benzerdir. Bu kesimlerin halktan daha büyük destek görmeleri ve politikada başarılı olmaları da buradan kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz bu düşüncelerin önemli bir gerçekliği vardır. Politikadan kopartılan dinin geriye nesi kalır? Kaldı ki böyle bir koparma mümkün de değildir. Yine dinden kopartılan toplumun, özellikle toplumsal tarihin geriye bir şeyi kalır mı? Bunların mümkün ve doğru olmadığı açıktır.
Fakat buna rağmen,ne yazık ki ülkemizin sol demokratik güçleri bu yanlışı yapmaya ve geçmişte öğrendikleri alışkanlıkları sürdürmeye devam ediyorlar. Örneğin BDP Eşbaşkanı Ağrı’da bir din aliminin taziyesine katılıyor ve burada kendilerinin dini siyasete alet etmediklerini ve bunu doğru bulmadıklarını söylüyor.
Tabi böyle bir yer ve zamanda insan bu sözleri duyunca şaşırıp kalıyor. Peki din aliminin taziyesinde toplanan kitleler BDP Eşbaşkanı’ndan bu sözleri duymayı mı bekliyor? Hiç kuşku yok ki hayır! Peki bu sözlerle BDP Yöneticisi AKP’yi kitle nezdinde eleştirmiş mi oluyor? Yine hiç kuşku yok ki hayır! Tersine bu sözler kitleler nezdinde AKP için puan kazandırmayı ifade ediyor.
Peki söylenen bu sözler doğru mu? Elbette ki doğru değil. Çünkü dini siyasete alet etmek veya etmemek diye bir şey gerçekte yok. Zaten din siyasetin ta kendisi. İnsan soyunun politik ve ahlaki bir olgu olarak var oluşu sürecinde ve bunu ifade eden ve ihtiyacı karşılayan bir gerçeklik olarak din var oluyor. İktidarcı ve devletçi uygarlığın doğuş ve gelişim sürecinde ise ikili rol oynar hale geliyor. Bir yandan toplumun politik-ahlaki yapısı içinde yer alan din, diğer yandan iktidar ve devlet yapısı içinde yer alan din! Birincisi dinin demokratik-kültürel yapısını ifade ediyor, ikincisi ise iktidarlaşan ve devletleşen yapısını gösteriyor.
Şimdi örnek sadece bu olsa, insan bir hata olmuş deyip geçebilir. Fakat başka benzer örnekler de var ve bu tür hatalar çok yaygın. Örneğin bir akşam TV ekranlarında HDP Eşbaşkan Yardımcısı Sırrı Süreyya Önder’i dinliyoruz. Dinliyoruz ama duyduklarımız “Sen de mi Sırrı?” dedirtecek cinsten. Çünkü oldukça bilinçli, duyarlı ve dikkatli bir kişilik olarak biliniyor. Böyle çok kaba bir hatayı nasıl yapıyor, insan anlamıyor!
HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, TV canlı yayınında çoğu AKP’li olan gazeteciler karşısında Mustafa Sarıgül’ü eleştiriyor. Eleştirmek elbette hakkıdır. Yine söyledikleri esas itibariyle doğru da olabilir. Fakat sanki Sarıgül’ü eleştirecek hiçbir başka konu kalmamış gibi, Sarıgül’ün dini siyasete alet ettiğini ve CHP’nin tutumunun ne olacağını merak ettiğini belirtiyor. Sarıgül’ün her konuşmasında “Rabbimin izniyle” dediğini söylüyor.
Bu sözlerin politik açıdan yararsız, hatta gaf düzeyinde olduğu açık. Bir kere AKP’liler karşısında bir CHP’liyi Din üzerinden eleştirmenin hiçbir anlamı yoktur. Diğer yandan eleştiri olarak söylenenler ekran başında programı izleyenlerin çoğunluğunca bir eleştiri değil, Sarıgül lehine bir puan olarak algılanmaktadır.
Ayrıca HDP Milletvekilinin eleştiri olarak söylediği doğru ve anlamlı da değildir. Hemen hemen hepsi dindar ve çok büyük çoğunluğu Müslüman olan bir topluma hitap ederken bir politikacının “Allahın izniyle” demesinden daha doğal ne olabilir? Sırrı Süreyya Önder bunu eleştiri konusu yapacağına, kitlelerin karşısında bazen “İnşallah başaracağız” dese çok daha iyi eder!
BDP ve HDP yöneticilerinin bu sözleri bir tesadüf olsa veya bir üslup hatası olarak yaşansa insan fazla önemsemeyebilir. Fakat bir anlayış ve politik tutum olarak yaşanıyor. Bunlar ipliği pazara çıkmış Avrupa kapitalist modernitesinin kaba laisizminin etkisi olarak ortaya çıkıyor.
Peki anlayış ve üslup bu olursa, BDP ve HDP en geniş demokratik güçleri nasıl kendi içinde toplayıp birleştirebilir? Kendini hemen hemen tamamıyla din ve mezhep üzerinden ifade eden kitleleri nasıl parti içine çekebilir? Din ve mezheplerin demokratik-kültürel boyutuyla nasıl birleşebilir?
Demek ki olmuyor, böyle olmuyor! Mucitlerinin bile sahip çıkmadığı kaba laisizmi artık aşabilmek gerekiyor. İktidarcı-devletçi sisteme ve AKP iktidarına alternatif bir demokratik yönetim geliştirilecekse, o zaman her şeye büyük bir duyarlılıkla dikkat etmeyi bilmek gerekiyor!