Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından demokratik çözüm sürecine katkı sunması amacıyla önerilen dört konferanstan üçüncüsü Belçika’nın başkenti Brüksel’de yapıldı. Konferansta, Kürt, Türk, Ermeni, Pontus-Rum, Asuri-Süryani, Laz, Çerkez, Arap, Roman gibi halklardan temsilciler ile Alevi, Êzîdî, Hıristiyan ve İslami organizasyonlar gibi değişik inanç grupları yer aldı. Oldukça renkli bir atmosferin hakim olduğu konferansta, bugüne kadar bir araya gelmekten itina ile çekinmiş organizasyon temsilcilerinin biraraya gelmesi oldukça önemliydi. Bu haliyle ilk gibi görünen bu renkli atmosferde herkesin ortak temennisi; barış koşullarının hakim olduğu demokratik bir ülke özlemiydi. Aslında kavga etmeden, konuşarak sorunların çözülebileceği gerçeği bir kez daha somut olarak ortaya konuldu. Bir önceki konferansta eleştiri konusu olan Gezi eylemleri mesajları da yoğun olarak verildi. Çözüm sürecinin başlangıç tartışmaları olması itibariyle - yaşanan eksiklikler de gözönüne alınarak- olumlu bir konferans oldu. Çünkü konferans her kararında farklı etnik, inanç ve düşünceden kurum ve bireylerin katılımını da esas aldı. Konferansın içeriği geniş olarak gazetemizde yer aldı. Bu nedenle bu yazıda ağırlık olarak kadınlara yönelik gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

Kadınlar konferansa renk getirdi

Adı ‘Barış ve Demokrasi’ olan konferansın doğasına uygun olarak kadın katılımcıların sayısı da oldukça fazlaydı. Divanda iki kadın, iki erkek eşitliği ile de bu görüntü pekişmişti diyebiliriz. Konferans süresince kadınlar söz aldı ve nasıl bir barış perspektifi istediklerine dair yorumlarını dile getirdi. Kurumsal karar merkezli düşünceler ağırlıklı olsa da, konferans süresince bireysel düşüncelere de yer verildi. Konuşma ve sunumların yanısıra konferans salonuna renk getiren kadın katılımcılar da vardı.
Ciddi havayı birazcık yumuşatan, yer yer duygulandıran, yer yer güldüren kadın katılımcılardan üçünü bu yazıya konu etmek istiyorum. İlki Laz Dilini ve Kültürünü Koruma Derneği’nden (LAZEBURA) Nurten Altunbaş-Alpaslan. Konuşmasına Lazca başlayan Altunbaş-Alpaslan, daha önce belki sadece Kazım Koyuncu’nun seslendirdiği eserlerden Lazcayı duyan katılımcılara, Lazcanın konuşma melodisi hakkında da bir fikir vermiş oldu. Lazcanın aslında bir lehçe olmadığını belirtti ve yok olma tehlikesinin altını çizdi. Sunumunu gayet beğendiğim Altunbaş-Alpaslan, Lazlar’ı kısaca tanıttıktan sonra söylediği “Lazlar’a Kürtler’in deniz görmüş halidir diyorlar. Aslında siz bizim deniz görmemişimizsiniz” esprisi, salonda ağırlıklı olarak bulunan Kürt katılımcıları tarafından çok beğeni aldı ve güldürdü. Aslında konferansta, Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan değişik topluluklardan kadınların, bu sunum kalitesinde kendi toplumlarını tanıtmalarını, beklentilerini isterdim.

O kadar içten bir konuşmaydı ki!

İkinci olarak da herkesin yakından tanıdığı Barış Anası Sultan Oğraş’ın konuşması, katılımcılardan büyük alkış aldı. O kadar içten konuşuyordu ki! Konuşmalarını özenle hazırlamış, yüksek öğrenim görmüş birçok katılımcıya da meydan okudu desek, herhalde yanlış olmazdı. Zira “Hep teori konuşuyorsunuz. Ben teoriyi bilmem. Benim en büyük teorim sokaktır. Sokakta öğrendim ne öğrendimse” sözleri bütün acılarına rağmen hala sokaklarda barış için mücadele veren barış analarının özet tanımıydı. Sokağa çıkıyorlardı, çünkü canları yanmıştı. Sokağa çıkıyorlardı, çünkü çocuklarını o sokaklarda kaybetmişlerdi; zoru, baskıyı, dışlanmayı, göçü görmüşlerdi. O kadınlar aslında bu konferansların sembolüydü. Adı üstünde; barış analarıydı. Her türlü kayba karşın, barışı bu kadar içten istemeleri Türkiye’de artık birşeylerin değişmesi gerekliliğini zorunlu kılıyor. Konuşmasının devamında şöyle diyordu Oğraş : “Devletin panzerine, polisine ve zoruna karşı mücadeleyi sokakta öğrendim. Direnmeyi sokakta öğrendim. Onun için size önereceğim naçizane en büyük teorim; sokaktır” . Sultan Ana’nın bir diğer özelliği ise Arap olması. Konuşmasında Altunbaş-Alpaslan gibi Arapları tanıttı. Abartı gibi algılanmasın ama kadının dilinden halklar daha renkli anlatılıyor. Sadece beyinleri ile değil; aynı zamanda yürekleri ile de konuşuyorlar.

‘35 yıldır sokaklardayız’

Üçüncü olarak salonda büyük alkış alan Hayri Durmuş’un kardeşi Ayten Durmuş’un konuşmasını örnek vermek istiyorum. Üç dakika olan konuşma hakkını selamlamayla doldurduktan sonra, divanın başka bir konuşmacının adını söylemesi onda şaşkınlık yaratsa da, konuşmasına devam etti. Duygusal ve kısa bir konuşma yaptı. “35 yıldır sokaklardayız. Hiçbir zaman  kararımızdan vazgeçmedik. Her şeyi onurumuzla aldık. Kimse bize bir şey vermedi. Kanımızla aldık. Hayri Durmuş ‘mezarıma borçlu yazın’ diyordu. Asıl onlara borcu olan biziz. Bugünlere onların sayesinde geldik. Onurluyuz. Onurlu bir barışı alacağız” şeklinde konuştu Durmuş. Sultan Ana gibi o da teorik içerikli bir konuşma yapmadı. Yıllarca teorilerini yaşamlarından öğrendiler.
Şunu söylemeden geçemeyeceğim. Yıllardır atıp tutan, Kürtler hakkında eleştirel teoriler patlatan insanlara karşı bir duruş bu kadınlar. Modern giyinmediler, bakımlı olmadılar, fakat her zaman canla başla bu kirli savaşın durması için çalıştılar. Gezi eylemlerindeki gibi ağırlıklı olarak bakımlı ve güzel yüzler göremedik Kürtler’in eylemlerinde. Ama ulusal kıyafetleriyle, mütevazı görüntüleriyle tililliler eşliğinde sokak mücadelesini vareden kadınlar gördük.

Kadın kotası tartışması

Bu güzel üç örnekten sonra ilgi çekici bir başka ayrıntı ise; Barış ve Demokrasi Meclisi’ni oluşturulurken, karar altına alınmak istenen kadın kotası konusuydu. Kadın sorununun hala gerçekten karmaşık bir sorun olduğunun emarelerini, bu konferansta birkez daha görmüş olduk aslında. Zira kadın kotası konferansın en tartışmalı konularından biriydi. Diğer konular karar altına alınırken geçen sakin atmosfer, kadın kotası sözkonusu olduğunda birden hararetlendi. Sosyalist Kadınlar Birliği (SKB) Başkanı Esra Güden’in yüzde 40’lık bir kadın kotası önerisinin ardından, eş eksenli farklı öneriler de ortaya çıktı. KNK Eşbaşkanı Nilüfer Koç, koşullar dikkate alınarak yüzde 40 cins kotasının hedef alınması yönünde bir karar alınmasını istedi. Çünkü her kurumdan kadın katılımcıların katılımını sağlamak kolay değildi. Cins kotası terimini kullanılmasının nedeni ise, kadınların çalışmalara sadece kadın eksenli değil, aynı zamanda diğer çalışmalara da katılımını hedef almaları olarak belirtildi, ki katılımcılara daha gerçekçi bir öneri olarak geldi. Yine bir erkek katılımcı, yüzde 20 ila 30 arasında bir kota uygulaması gerektiğini ifade etti.
Konferansın bu bölümündeki tartışmalardan biri; kadın ve erkek ayırımın yapılmadan farklı inanç ve etnisiteden insanların katılımının sağlanmasıydı. Bir türlü uzlaşılamayan kadın kotası sorununda Murat Çakır, ortalama bir fikir olarak ‘Konferans farklı etnisitelerden ve inançlardan insanları katılımını esas alırken, kadın katılımını ön planda tutar’ şeklindeki düşüncesi ilgi görmesine rağmen kabul edilmedi. SKB katılımcısı Güden’in ısrarı ile de Nilüfer Koç’un gelecek bir yıl içerisinde yüzde 40 cins kotasının hedeflenmesi yönünde yapılan öneri, oy çoğunluğu ile kabul edildi. Böylelikle kota tartışması sona erdi. Çözüm sürecinin başlangıç tartışmaları olması itibarıyla yaşanılan eksiklikler de mazur görülecektir. Özetle kadınlar, bu konferansta kendi renkleriyle yer aldılar.

Cinsiyet ayrımcı zihniyete cevap oldu

Sonuç olarak konferansta “Kadına yönelik her tür müdahale, aynı zamanda topluma yapılmış bir müdahaledir. Konferansımız, kadına yönelik her türlü saldırının karşısında olduğunu ilan eder. Toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde, kadının özgün ve özerk yapısıyla, farklılıklarla birlikte eşitlik ilkesi temelinde toplumsallığın her kademesine eşit katılma kararlılığını benimser”  maddesi, hala çalışmalarda cins ayrımı yapan zihniyete karşı da olumlu bir adımdır. Kadınsız barış, eksik bir barış olacaktır. Son olarak bir örnek vermek istiyorum: The Good Wife (İyi Eş) isminde bir Amerikan dizisinde işlenen kadın karakterleri ilgi çekici. Dizide mahkeme salonlarına kucağında bebeğiyle gelen, biraz da cadı ruhlu, kendi doğasına ters düşmeden kariyerinde  bir devamlılık sağlayan bir avukat anne karakteri oldukça ilgimi çekmişti. Gerçek hayatta karşılığı var mı bilmiyorum ama çok da imkansız görünmüyor. Kadının kendine biçilen toplumsal rollerin dışında çalışma yaşamında da çok güçlü olduğunun aslında kurgusal ve görsel yansıması. Son yıllarda kendilerine biçilen toplumsal rolleri delmeye başlayan birçok kadın olduğunu görüyoruz. Barış çalışmalarında da kadınların yer alması, bu anlamda önemlidir. Kadınsız bir barış eksiktir.


ELİF SONZAMANCI