
Trama Di Terre Kadın Merkezi Başkanı Tiziana Del Pra, merkezin avlusunda İtalyanlara mahsus sıcak bir kucaklaşma ile karşılıyor beni. Kendisiyle 70’li yıllardan sonra İtalya’da kadınların mücadelesi, merkezin örgütlenmesi ve uluslararası dayanışma düzeyi ile ilgili söyleştik.
Devrimci hareketlerle hangi koşullarda tanıştınız?
Çok yoksul bir aileden geliyordum. Annem ve babam işçiydi. Aile içinde de çocukluğumdan itibaren bazı geri değer yargılarına, tutucu yaklaşımlara karşı koyan biriydim. Ailem bana hep ailenin asi kızı olarak bakardı. İşçi çocuğu olmamdan kaynaklı bazı çelişkilerle daha erken tanıştım. Ancak esas politik gelişimim ‘70’lerde başladı. Bildiğiniz gibi dünyanın birçok yerinde olduğu gibi ‘68 sürecinin etkileri vardı. Bunun sonucunda İtalya’da da önemli bir süreç başlamıştı. Halk hareketlerinin en fazla zirveye çıktığı bir dönemdi, müthiş bir irade savaşımı gerektiriyordu.
Buna paralel olarak İtalya’da ciddi bir şekilde feminist hareket yükseliyordu. Bu yükseliş, aynı zamanda uluslararası alanda yaşanan diğer sorunlara da ilgiyi pekiştirmişti.
O dönem üniversite öğrencisiydim ve Arjantin ve Şili devrimleri bizler açısından birer örnek teşkil ediyordu. Feminist hareketler üniversite ortamında hem ideolojik hem de politik çizgi açısından kendilerine önemli örgütlenme alanları yaratmışlardı. Nitekim feminist hareketler totalitarizme karşı ataerkil güç ve yapılanma direklerini indirmek ve sivil hakları geliştirmek için öncülük misyonuna soyunurken, yoğun bir mücadele içerisine girmişlerdi. O dönem açısından öne çıkan baş taleplerden biri de kadın bedeninin özgürlüğüydü.
Feminist hareketlerin kendilerini politik arenada yansıtma imkanları ne durumdaydı?
Gelişen siyasal süreç ile birlikte kadınların siyasetteki rolü de artmıştı, fakat sivil hareket içerisindeki feminist akım ile siyasi partiler ve parlamentodaki kadınlar arasında ciddi çelişkiler yaşanmaktaydı. Çünkü politik makamlardaki kadınlar, bu tür devrimlerin temsilini yapmıyordu. Buna karşın büyük feminist hareket gittikçe kendi politik çizgisini özerk bir şekilde inşa etmişti.
Ancak feminist hareketler, zamanla halk hareketleri içerisinde de sorunlarla karşılaştı. Bu, kadın bilincinin büyümesi ile daha fazla yüzeye çıkmaya başlayan çelişkilerdi. Örneğin halk hareketlerinin yapılanması, genelde hiyerarşik ve ataerkildi. Kadınlara biçilen misyon genelde ‘yazı işleri’; yani ‘kadın işleri’ idi. Yedek muamelesi gören kadınlar, genel hareketten ayrışma kararı alıp özgün örgütlenmeye gittiler.
Bu ayrışma sonrası birçok genel halk hareketindeki o dönemin erkek yoldaşları, kadınları bölücülük yapmakla suçlayıp teşhir etti. ‘70’lerin sonlarında Roma’da çok büyük bir kadın yürüyüşü gerçekleşti ve devlet değil de karma hareketlerden bazı erkek yoldaşlar, bir türlü kadınların özerk olarak örgütlenmelerini kabullenemedikleri için yürüyüşe sızıp, provokasyon yaratıp kadınlara saldırdılar. Ancak tüm bunlara rağmen ‘70’li yıllar kadınlar açısından çok önemliydi. Çünkü yürütülen bu mücadeleler sonucunda kadınlar olarak birçok hak elde ettik. Aile yasası, kürtaj ve boşanma yasalarının değişimi gibi kadını ilgilendiren birçok yeni yasanın anayasaya geçmesini sağladık. Bunlar bizim açımızdan birer kazanımdı.
Bir feminist olarak bu karma yapılanmalar içerisindeki çelişkilere bakışınız nasıldı?
Ben o dönem Otonomi Opera adlı silahlı bir örgüte mensuptum. Karma ve ataerkil bir yapılanmaydı. Sivillere karşı şiddet eylemleri yapmıyordu ancak ben yine eleştirel bir yaklaşım içerisindeydim. Burada yaşadığım ve benim açımdan kadın hakları ve feminist mücadeledeki duruşumda bir dönüm noktası olan bir anımı paylaşmak istiyorum: 1979’da beraber yaşadığım iki yoldaşımla evde bir eylem hazırlığı yapıyorduk. Yoldaşlarım bomba yaparken patlama sonucu yaşamlarını yitirdi. Evde bizimle birlikte yaşayan, fakat herhangi bir karma yapılanmaya mensup olmayan feminist bir arkadaşımız da bu patlamada yaşamını yitirdi. İsmi Antonia idi. Bundan sonra polis baskı ve operasyonlarını yoğunlaştırdı. Gözaltılar, tutuklanmalar oldu. Tüm ölümlerden sorumlu tutulduk ve cesetleri teşhis etmek için bizi zorla götürüyorlardı. Tüm bunlar yaşanırken, örgüt başkanımız direnişte bize öncülük yapması gerekirken başka bir ülkeye kaçtı. Çoğumuz cezaevine düştük, kadınları ayrı ayrı cezaevlerine gönderiyorlardı. Kendim bir yıl dört ay tutuklu kaldım. İlk iki ay tam tecrit şeklinde hepimizi ayırmışlardı. Daha sonra Antonia’nın erkek arkadaşı, onun ölümünden kendisini sorumlu tutup, gözümüzün önünde kendini astı.
Tutukluluk sürecindeki duruşunuzu anlatabilir misiniz?
Elbette hiçbirimiz bir birey için örgütte değildik. Ütopyalarımız ve inancımız vardı. Bu nedenle isyancı tutumumu devlet karşısında da sergiledim, bize o süreçte uygulananlar insanlık dışı uygulamalardı. Cezaevinden çıktıktan sonra çok zorlandım. Çıktığımda örgütüm resmen tasfiye olmuştu. Birçok yoldaşım, o kadar emek verdikleri bu yapının tasfiyesi sonucu cezaevinden çıktıktan sonra dayanamayıp intihar etti. Davamız tam 9 yıl sürdü. Devletin esas amacı, bu süreçte insanları ölümlere terk etmekti. 162 kişi bu davada yargılandı. Özel bir yasa ile yargılanıyorduk ve hükümet bizi terörist olarak değerlendiriyor. Hükümete göre varlığımız bir güvenlik krizi teşkil ediyordu.
Bizden sonra radikalleşen örgütler oldu, eylemler şiddetlendi. Buna karşın polisin saldırıları da yoğunlaştı ve işkenceler başladı. Ölülere bile tecavüz edildi.
Bugün bir kadın merkezinin başkanısınız. Sizi feminist örgütlenmeye bağlayan süreç nasıl gelişti?
Öncelikle şunu belirteyim: Öyle bir süreci yaşadıktan sonra devrimci ruhumu yeniden canlandırmak amacıyla bu ortamdan uzaklaşıp Nikaragua’ya gittim ve iki ay devrimci mücadeleye katıldım. Nikaragua dönüşü şehirden uzaklaşıp dağlık bir bölgede yaşamaya başladım. Sonrasında Imola’ya geldim. Kadın hareketinde ilk inisiyatifim, Imola’da bulunan bir kadın psikiyatri merkezinde kadınlara uygulanan işkencelere karşı mücadele etmek oldu. Bir süre sonra ise yereldeki kadınlarla birlikte bu psikiyatri merkezini kapattırmayı başardık. Bu da benim kişisel tarihimde gördüğüm ilk zafer oldu.
Bundan sonrasında göçmen kadınlarla tanıştım. Onların sorunlarıyla karşılaştığımda kendim yaşıyormuşum gibi yaklaştım; çünkü onlar özgür olmadan benim de özgür olmam mümkün değildi. Karşılaştıkları şiddetle ve diğer sorunlarıyla tanıştım. Ortak mücadele etmeye karar verdik. Birlikte Trama Di Terre’yi (Kadın Toprağı) kurduk.
97’de başlayan oluşum yıllarında netleşmiş bir politik çizgimiz yoktu. Amacımız daha çok yerli ve göçmen kadınların ortak bir mücadele buluşabileceklerini kamuoyuna göstermekti. 10 yıllık bir çalışma sonucu, yerli ve göçmen kadınlar siyasi esaslar konusunda bir netleşme sağladılar. Artık politik statülerini şehir makamlarına deklare edebilecek güçteler.
Temel mücadele alanlarımızı ise dini gericiliğe, ırkçılığa ve kadına karşı her türlü şiddete karşı ortak mücadele olarak belirledik. Buna dönük de kurs ve etkinlik düzenledik. Şiddet mağdurları, zorunlu evlilik mağdurları ve yoksul kadınlar için iki sığınma evi ve bir kadın apartmanı kurduk.
En önemli tavırlarımızdan biri de kadına karşı ıkçı ayrımcılığa karşı oldu. Oturumsuz ya da sınır dışı kararına maruz kalan kadınlara da kapımızı açtık. 2009 Anayasası’na göre oturumsuz insanları barındırmak suçtu. Kişi başına 3000 Euro para cezası veriliyordu. Fakat biz kriminal olmayı seçtik; çünkü önceliğimiz kadın haklarıydı. Bu kadınlarla yaşadığımız her gün bizim için bir tecrübe, bir hazinedir. Onlardan öğrenmek bizi zenginleştiriyor.
Kürt Kadın Hareketi’nin de benzeri proje ve çalışmaları sözkonusu. Onlara bir mesajınız olacak mı?
Ben kendimi bir dünya vatandaşı sayıyorum, bir dünya kadını yani. Genelde göçmen kadınların durumu Kürt kadınlarınkinden farklıdır, çünkü Kürt kadınlar sadece cins savaşımı vermiyor, aynı zamanda kimlik mücadelesi veriyorlar. Politik kimliklerinden dolayı iktidar yapıları tarafından hedeflenebiliyorlar. Paris’te vurulan üç kardeşimiz gibi... Kürt kadınların politik düzeyi ve kadın kimliğinin amansız temsili, onları diğer kadınlardan daha güçlü kılan yönlerdir. Bu anlamda Kürt kadınlar, Avrupalı kadınlara ne kadar ulaşırsa, Avrupalı kadınlar Kürt kadınlardan o kadar öğrenir.
Değerli zamanınızı bize ayırdığınız için teşekkür ediyoruz.
NURSEL KILIÇ