FATMA ADIR
Türkiye’de 31 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerde erkek egemen-hegemon siyasi erkin kadını yok sayan politik tutumu istenilen düzeyde gündem olmadı. Bunda oluşturulan cinsiyetçi, milliyetçi ve ırkçı/faşist politik dilin etkisi de vardır. Tekçi-faşist iktidar odaklı oluşan söylem üzerinden oluşturulan iklim, kadının güçlü eleştirisinin yansımasını ve hesap soran tutumunu görünür kılmasını engelledi. Ama örgütlü kadın yapılarının çok daha yüksek sesle bu duruma itiraz etmeleri ve hatta tavırlarını eyleme dönüştürmeleri beklenirdi. Yani bilinçli, amaçlı ve iktidarın kendi varlığını koruma adına ihtiyaç duyduğu bu politik durumu kadınlar engelleyebilir, hatta doğru çizgiye çekebilirlerdi.
İspanya’daki duruşa benzer bir tutum gösterilebilirdi
Kadını politik alan dışında tutan ve politik aktör olarak görmeyen söz konusu pervasız tutumlara cüret edilmesini, örgütlü kadın yapıları ve politik kadın duruşları durdurabilirdi. Seçime giren partilerden açıklama istenir ve ona göre kadınların tutumu ortaklaştırılabilirdi. Ortaya çıkan tutum açık bir biçimde kamuoyuna da duyurulabilirdi. 8 Mart grevinde İspanya’da ortaya çıkan eylemsel duruşa benzer bir tutumu Türkiye’deki kadınlar da gösterebilirdi. Elbette koşullar farklıdır. Türkiye’de iktidarın kadına dönük saldırılarına rağmen bu yapılabilirdi. Kadının seçime dönük sözünü ve eylemini etkili ortaya koyamamasının sorumluluğunu; salt erkek egemen, tekçi-faşist erke havale edemeyiz. Kendi sorumluluğumuzu da en başta ortaya koymalıyız ve nedenleri üzerinde durmalıyız.
Bunun yanında Türkiye’de politik alan zaten erkek karakterlidir. Bu durumun Türk devlet siyasetinin oluşum diyalektiği ile ilişkisi vardır. Ama son yıllarda iktidarı ele geçiren siyah-yeşil faşizm var olan durumu daha da derinleştirdi. Kadını tümden politik-kamu alanı dışına çıkarmanın bütün söylem ve yöntemlerini geliştirdi. Kadını eve kapattı. İdeolojik ve politik bir tutum olarak kadını giderek çocuk doğurma ve ev işlerini ile sınırlandıran anlayışı geliştirdi. Bunu “fıtratın” gereği saydı. Dini argümanlara dayandırılan bu anlayış, geliştirdiği politik söylemi, kendi siyaset çeperi içerisinde olan kadına da kabul ettirdi. Paralelinde eve kapatılan kadına; kendi hakkı olana ve çalışanların vergilerinden sağlanan gelirden sadaka bağladı. Aç bırakılan ve kamu alanından dışlanan kadın muhtaç kılınarak, sadaka üzerinden iktidara bağımlı hale getirildi. Her bağımlılık ve muhtaç ilişkisinde olduğu gibi AKP’ye muhtaç kılınan kadın bağımlı hale getirildi. Özgürlüklerinden ve kamu alanında yoksun bırakılan kadın sorgulayamaz duruma geldi. “AKP-MHP’ye en çok oyu ev kadınları veriyor” istatistiki bilgilerin arkasında böylesi karanlık bir realite ve tablo vardır. Tüm bu belirttiklerim AKP-MHP faşist gerçeğini ifade ediyor.
Kadından oy alması sadece iktidarın marifeti mi?
Peki, seçimlere giderken Erdoğan’ın tekçi, cinsiyetçi, milliyetçi ve kadın düşmanı politikalarına rağmen kadından halen güçlü bir oy almasını sadece iktidarın marifetiyle sınırlı ele alabilir miyiz? Yine oluşturulan atmosfer, yaratılan iklim ve uygulamaya konulan faşist saldılar karşısında olması gereken noktada itirazımızı ortaya koyabildik mi? Kadının en fazla kendini ifade edebileceği veya kadının yaşamına katkısı olabilecek yerelin seçiminden dışlanmasına karşı yeterince mücadele edebildik mi? Benzer sorular çoğaltılabilir. Bu sorular her birimizin yanıtı; farklı gerekçelerle muhtelif olabilir. Ama esasta, tek doğru bir yanıtı vardır. ‘Görevimizi yeterince yapabildik mi’ sorusuna cevabımız kocaman bir ‘hayır’dır.
İktidarla denge kuran kadın kurumları var
Hem kendimizle hem de duyarlı olduğumuzu belirttiğimiz cinsimizle kurduğumuz samimiyet üzerinden bu sorulara net yanıt verdiğimiz anda, var olanı aşma konusunda önemli eşiği aşmış olacağız. Dışımızdaki cinsiyetçi ideolojik ve politik nedenleri yukarıda belirttik. Fakat özellikle kadın adına örgütlü ve kadın haklarını savunduklarını belirten bazı kurumlar ve temsiller; seçimlerde kadını dışlayan ve görmeyen tutumlara karşı yeterince söz söylemedi ve eleştiri yapmadı. Bunlar kimlerdir? O zaman kadın adına cümle kurma ve duruş belirleyenleri netleştirmek gerekiyor. Bu kesimin eleştiri yapamamasının nedeni, iktidar ve politik alan ile kurdukları ilişkinin hassasiyeti ile ilgilidir. Hatta bazı kurumlar direk iktidarın rant alanından beslenmektedir. Kurdukları bu ilişki nedeniyle bilinçli görmezden gelme tutumu içindeler. Bu kesimin kadınlar adına açık, net ve eleştirel tutum almamalarının gerçek nedeni iktidar ile kurdukları denge ilişkisidir. Zaman zaman da iktidarın kadın karşıtı tutumlarının üstünü örten hatta bazen oldukça masum göstermeye çalışan bir rolü oynamaktadırlar. Bu kesim, kadının özgürlüğüne dair yürütülen mücadeleyi ve hak taleplerini muğlaklaştırmaktadır. İktidar ile kurduğu her bir ilişki bağımlılık, biat ve kadın karşıtı politikaları masumlaştırma dışında değildir. Eleştirilerinde genellemecidir. Kadının güçlü temsil edildiği partilere dönük de destek belirtmezler.
Zaman var, hesap sormalıyız
İkinci kesim ise; sözünde ve mücadelesinde nettir. Erkek egemen iktidar ve kadın düşmanı politikalarla mücadele içerisindedir. Her türlü iktidar ilişkisini; kadının iradesini kırma, teslim alma ve bağımlılık ilişkisi olarak görür ve reddeder. Her koşulda ve iklimde mücadelesinden geri adım atmaz. Bedel ödemekten çekinmez. Şu anda olduğu gibi tehdit, saldırı, hapishaneye girme ve katledilme de dahil göze alır. 8 Mart eylemlerinde olduğu gibi iktidara tavır almaktan geri durmaz. Kadın mücadelesinde samimi olan, her koşulda ve bütün saldırılara rağmen kadın mücadelesinden taviz vermemiştir.
31 Mart seçiminde kadın adına daha güçlü ve görünür bir mücadele geliştirme noktasında da sorumluluk elbette bu kesime aittir. Eşit temsili güçlü, görünür hale getirme konusunda sesi yeterince güçlü çıkmadı. Devlet partilerinin tutumu güçlü teşhir edilemedi. Zaman var, şimdiye kadar çıkmayan sesi çıkarmak için 31 Mart yerel seçimleri iyi bir fırsat sunuyor. Tekçiliğin oluşturduğu iklimi yüksek sesle dillendirmeli ve kadını oy deposu görenlere tavır almayız. Seçim sandıklarında hesap sormalıyız...