Son dönemde Türkiye'deki cezaevlerinde yaşanan baskı ve işkenceler her yönü ile yoğunlaştı. Özellikle siyasi kadın ve çocuk tutsaklar taciz, tecavüz başta olmak üzere birçok insanlık dışı muameleye maruz kalıyor. Cezaevlerinde yaşanan baskı ve işkenceleri yakından takip eden, işkenceyi önleme konusunda çeşitli çalışmalar yürüten kurumların başında İnsan Hakları Derneği (İHD) geliyor. İHD'nin Cezaevleri Komisyon Sözcüsü Necla Şengül, gazetemizin bu konudaki sorularını yanıtladı.

Son dönemlerde tutsak kadınlara yönelik cinsel işkence başta olmak üzere her türden şiddet arttı. Bunun genel siyasal süreç ile bağlantısı nedir?
2004 yılından itibaren İHD Cezaevi Komisyonu'nda çalışıyorum. 8 yıl boyunca tanık olduğum şey, son bir yıl içinde almış olduğunuz başvurularda kadın mahpuslara dönük baskıların yoğun şekilde arttığıdır. Şimdiye kadar şiddet, tedavi aşamasında kelepçe dayatması ve tedavi ettirmemeden doğan sorunlara ilişkin  başvurular almaktayken, Şakran Cezaevi'nin açılması ile birlikte cinsel işkence vakaları ve  her kadın mahpusa çıplak arama dayatması ile karşı karşıya kaldık. Mahpuslara yapılan bu uygulamanın aynı zamanda ziyarete giden kadınlara da yapılması, mahpuslara ve ailelere verilen bir mesajdı. 'Şimdiye kadar kaldığınız cezaevlerinden farklı bir yere geldiniz burada her şey biziz' denildi adeta. Bizler cezaevlerinde keyfi uygulamaları her cezaevinin idaresinin yönetmelikleri kendine göre yorumladığının tanıklarıyız. Ama bu uygulama böylesi bir uygulama değil. Bu Adalet Bakanlığı'nın sistemli bir uygulamayı başlatmasıdır.
Cezaevine heyetler yollamamıza, bakanlığa defalarca yazışma yapmamıza rağmen bir düzelme olmaması da bunun kanıtıdır. Uzun yıllardır cezaevlerine mahpusların net duruşu, hak arama, yaşamla olan ciddi bağları, dayanışmaları yetkilileri rahatsız etmekte. Bunu kırmak için Şakran gibi kampüs cezaevlerini inşa ederek yeni bir süreç başlatmıştır. Bunun gelişen süreçle elbette bağlantısı vardır. Yapılan sürgünlerin hepsi planlanmıştır. Mahpusların iradesini kırmak yalnızlaştırmak, sosyal çevreden koparmak, vatanından ailesinde uzağa yollamak, özellikle İzmir gibi, Karadeniz cezaevleri gibi ırkçı söylemlerin her gün arttığı yerlere yollanması elbette bize bir şeyler anlatmaktadır. Bakanlık bunu bilinçli olarak yapmıştır. Düşünün Kürt kentlerinde cezaevlerinde belki müdürler dışarıdan gelse de cezaevi çalışanları bir şekilde yörenin insanıydı. Şimdi önümüzdeki en büyük engellerden biri belki de Kürtçe dili üzerindeki sorunlar olacak. Hiç Türkçe bilmeyen bir mahpusun Şakran'da kendi en zorunlu ihtiyacını bile karşılaması mümkün değildir. Göreve yeni başlamış özel eğitimlerden geçmiş cezaevi çalışanlarının Kürde tahammülü yokken dilini kullanmasına karşı nasıl tavır alacağı en büyük kaygımızdır.

Devlet yetkililerin cezaevlerindeki kadın tutsaklara yönelik politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genel anlamda yetkililer ile yapmış olduğumuz görüşmelerde onların mahpuslara bakışı şudur: 'Onlar birer hastadır bizde onların yeniden topluma kazandıracak görevlileriz.' Kadınlara dönük hiçbir ayrı uygulamaları koşullar açısından yoktur. Adli kadınlar onlar için cezaevinde en zayıf halkadır. Çünkü 'ucuz iş gücü'dür, tam bir 'itaatkar köle'dir. Siyasi kadınlar ise 'baş belası'dır. Aynı erkek bakış açısıyla bakar ve kadındır istekleri bitmez şeklinde yaklaşırlar. Bunu cezaevlerine yaptığımız ziyaretlerde çok net görüyoruz. Siyasi kadınların yaşamsal isteklerdeki duruşu, kararlılıkları, netlikleri aslında onları ürküten bir tutumdur. Gelen başvurularda kadınların çözüm üretmede başarılı olduklarını görebiliyoruz. Bıçak kemiğe dayanmadan kapımızı çalmazlar. İşte bu yüzden kadının ısrarı onları farklı yöntemlere başvurmaya itti. Çıplak arama dayatması, fiziksel olarak taciz uygulaması kadını çözmede, iradelerini kırmada bir yöntem olarak karşımızda.

Cinsel olarak kadına yönelmenin doğurduğu sonuçları bir insan hakları savunucusu olarak nasıl gözlemlediniz?

Cezaevlerinde, gözaltı merkezlerinde kadına yönelik taciz ve tecavüz vakalarının sıkça duyulduğu bir ülkede yaşamaktayız. Bizim bildiklerimiz eminim bilinmeyen saklananlardan azdır. Cinsel kimlik gözaltı aşamasında başlıyor. O zeminde 'Güçlü olanın, o anda kendisinden daha güçsüz bulunanın bedensel ve ruhsal bütünlüğüne ve cinsel, etnik kimliğine karşı onun iradesi dışındaki her türlü fiili cinsel şiddetti uygulaması olarak hayat buluyor. Kadınların çoğunun yaşadığı taciz ve tecavüzü açıklamaktan çekindiklerini, konuşamadıklarını biliyoruz. Erkek egemen değer yargıları, dışlanma korkusu, devlet baskısından çekinme, suçluların adil yargılanmaması gibi haklı ve çeşitli nedenlerle yaşadıkları mağduriyeti açıklayamıyorlar. Bundan kaynaklı çok ciddi travmalar yaşandığını düşünüyoruz. Özellikle adli mahpuslar bu konuda ciddi mağduriyetler yaşıyor. Pozantı Cezaevi'nden 2008 yılında bir başvuru almıştık. Mektubu okuduğumuzda çocuklara yapılan uygulamalardan, o cezaevinde farklı ihlallerin yaşandığı düşüncesi taşıdık. Ve sonuçta o çocuklar tahliye olduklarında gerçeği anlattılar. Bu çok somut bir örnektir. Yaşadıkları kaygı, korku yüzünden uzun zaman sakladılar. Tabii siyasi kadın mahpuslar bu konularda çok deneyimliler. Uzun yıllardır kadın mücadelesi içinde çalışmış kadınlardır. Karataş, Bitlis, Şakran'daki kadın mahpuslar yaşadıkları taciz olaylarını kamuoyu ve insan hakları örgütleri ile paylaştılar. Çıplak arama dayatmasına karşı ciddi direnç gösterdiler. Ama yaşanan bu travma kolay kolay hafızalardan silinmeyecektir. Bitlis cezaevinden Şakran'a sürgün edilen bir kadın mahpusu dinlerken, bizler travma yaşıyorsak olayın mağdurunu düşünün artık. Sadece iradelerini kırmak için tek tek ringden indirip çıplak arama dayatmışlar, zorla soymuşlar ve dövmüşler.

İHD olarak son dönemlerde  size en çok ne tür davalar geldi?

Aslında her gün 'yok artık bu kadarı da olmaz' diyoruz. İHD cezaevi mağdurlarının kurduğu bir dernek. Ondandır ki iyi biliriz cezaevlerini. Hemen hepimiz mağduru olmuşuzdur. Bundan 10 yıl önce cezaevlerine kabaca bir yaklaşım vardı. Şimdi uzmanca sistematik her türden uygulama var. Duvarlarında insan hakları sözleşmeleri asılı bu kampüslerin. Bizler yıllarca üç kapı, üç kilit dedik. Şimdi ne yaptılar? 16 kişi bir odada kalıyor. 2 lavabo var, kişi başına 1 metrekare alan, yapılan ses yalıtımı ile odadakilerin konuşması odada kalıyor ve dışarıdaki bütün seste içerde. Usulca konuşmanız bile seni rahatsız edecek halde. Süngerli odayı bilirdik mesela. Mahpus kendine zarar vermesin diye yapılmıştı sözüm ona, şimdi 'mavi oda'lar çıktı. Isı yalıtımlı mahpus sıcaktan zaten baygın düşüyor. Savcılar adliye koridorlarında silahını çekip mahpusları tehdit edebiliyor. Yemeklerden kanlı pansuman bezi çıkabiliyor. Adli mahpusların yanına siyasi mahpuslar konulmaya çalışıyor. Başvurularımızı incelediğimizde size kısaca şunları diyebiliriz. En önemlileri kötü muamele, tedavi engelleri, istek dışı sürgünler, yıllara varan disiplin cezaları. Sayfalar dolusu başvurular alıyoruz.

Kadın ile birlikte çocuklara da cezaevlerinde tecavüz olayları gündemde. Bunların aynı süreçte yoğunlaşması tesadüf mü?

Kesinlikle tesadüf değil. 5 yıl önce Adalet Bakanı'nın açıklamalarına bakarsak bunu anlarız. Yeni cezaevleri inşa ediyoruz diyorlardı. Ve o dönemde Avrupa'dan heyetler geldi, bir yığın proje başlatıldı. Müdürleri, gardiyanları eğittiler. Yeni bir sistem geliştirmeye başladılar. Bizlerle görüştüler. Çoğu zamanda taraf oluşumuzdan bahsettiler, tartıştık. Adalet Bakanı bilgisi dışında değil bu Pozantı ve Şakran cezaevleri. Bizler her başvuruyu anında iletiyoruz. Düşünün bir ağır hasta mahpus listemiz öyle iyi incelenmiş ki, içinde 4 mahpusun tahliye olduğu, 12 tanesinin başka cezaevine sevk edildiği bize hemen anında bildirildi. Bu uygulamalar  cezaevlerindeki mahpusların dayanışmasını kırmak, yalnızlaştırmak, kamuoyunda duyarlılığı azaltmak için yapılıyor.Ve bu arkasından yapılan bu sevklerde bilinçlidir. Bu cezaevleri özel bölgelere yapılmıştır. Çocuklara ve kadınlara yapılan bu uygulamalar ise bize hiç yabancı olmadığımız tanıdık bir ses'e ait. Kadın çocuk tanımayın diyen bir ses...


ŞERZAN AYDIN