Patria, Minerva ve Maria Teresa adındaki kız kardeşler 1930 yılından 1960 yılına kadar tam 30 yıl faşist, diktatör rejim karşıtı eylem ve mücadelelerini soluksuz bir biçimde yürüttüler ve bu uğurda vahşice katledildiler. Bu anlamda özgürlük, bağımsızlık, demokrasi mücadelesi verirken hayatını kaybeden bütün kadınları minnetle anıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

Dominik Cumhuriyetinin askeri şefi, faşist, diktatör yönetim Rafael Trujillo’nun ülkeyi yönetme biçimine, diktatörlüğüne karşı mücadele yoğun bir tarzda, ülkenin her yerinde yayılarak yürütülmektedir. Bu yürütülen mücadele içerisinde kadınların etkinliği, diktatör sistemle ülkeyi yönetenlerin ürkmesine neden olmuştur. Bunun karşısında kadını durdurmak, sindirmek, mücadeleden çekilmesini geliştirmek isteyen Rafael Trujillo „Ülkede iki tehlike var bunlardan biri Kilise diğeri Mirabal Kardeşlerdir“ biçiminde yaptığı açıklamalarla Mirabal kardeşlere ve onların şahsında kadınlara yönelmiştir. Daha sonra Mirabal kardeşlerin öldürülme nedenlerini de araba kazası olarak açıkladılar. Katledilmelerinin ardından, Clandestine hareketi olarak kendilerinin kurdukları mücadele hareketi kız kardeşlerin bıraktıkları yolda devam etti. Ve eylemsellikleriyle diktatörlüğün yıkılmasında önemli rol oynadılar. Mirabal Kardeşler’in Dominik Cumhuriyeti askerlerince tecavüz edilerek katledilmelerinden 39 yıl sonra, BM Genel Kurulu 1999 yılında Mirabal kardeşlerin ölüm yıl dönümü olan 25 Kasım gününü Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan etti.

1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi kabul edildi. Bu bildirgede kadınların maruz kaldığı fiziksel, duygusal, cinsel olarak her türlü şiddet, özgürlüklerinin kısıtlanması olarak görülüp bunlar karşısında kadının mücadele hakları oluşmuştur. Yine aile içerisinde kadınların karşı karşıya kaldıkları şiddeti de yorumlayan ve bir bütün psikolojik, duygusal ve fiziksel olarak şiddete maruz kalan kadınların da mücadele ve kendi öz kimliğini savunma, özgürlüğünü koruma ve geliştirme hakları olduğu çerçevesinde tartışmalar yürütülmüş ve kararlara ulaşmışlardır. Aradan bunca zaman geçmesine ve bunca tartışmalar yürütülmesine, bedeller ödenmesine rağmen günlük olarak karşılaştığımız sorunlar hala derin, hala acıtıyor, hala can alıyor.

Kadınlar olarak şiddetin yaşamlarımıza nereden ve nasıl sızdığı, kendisini yaşamın hangi alanlarında ne ölçüde dışa vurduğu konuları iyi anlaşılmalı günümüz açısından. Her an, her saniye, yaşamın her ayrıntısında karşılaştığımız şiddet olgusu kendisini hangi kurumlar üzerinden var ediyor, toplumsallığımızı, insanlığımızı nasıl etkiliyor? Bunlar tabi günümüz açısından kadın mücadelesinin geçirmiş olduğu aşamalarla anlaşılmış durumdadır fakat aşılmış mıdır bu noktada tartışmak daha yarar sağlayabilir diye düşünüyorum.

Beş bin yıllık egemenlikli tarih akışına baktığımızda karşımıza çıkan tablo kadın düşmanlığı biçiminde ifade edilirse abartı sayılmaz. Özellikle uygarlık olarak ifade edilen devletçi topluma geçiş aşamasıyla kadın yaşamına, oluşturduğu toplumsallığına, kültürüne bir bütün müdahaleler gelişmiş ve aslında toplumsal hayat karartılmıştır kadına yönelimle birlikte. Devletçi uygarlık faşizm üreterek, özel ve psikolojik savaş silahlarını geliştirerek kadını toplumdan kopartarak, üretimden, siyasetten, politikadan uzaklaştırarak toplumsallığa en büyük kötülüğü yapmış, toplumlar üzerine felaketi geliştirmiştir. Şimdi bu gün birçok olayı terör olayı olarak ifade ediyoruz ama aslında en büyük terör kadın üzerinde yürütülen şiddet olaylarıdır. Devlet ve iktidar kurumlarının kendilerini var kılmak, ayakta kalabilmek ve kendisini süreklileştirebilmek için şiddet tek araçlarıdır.

Dünyada ve Ortadoğu’da tarihten günümüze kadar yürütülmüş bütün savaşlarda en fazla kadınların acı çektiği, en fazla kadınların yaralandığı, kadınların eşya konumunda pazarlara sürüldüğü, savaş ganimeti olarak görüldüğünü bilmekteyiz. En son DAİŞ örneğinde de gördük ki kadınların karanlığı olan savaş ve şiddet, taciz, tecavüz, seks kölesi olarak pazarlanma, toplu işkenceler dışında bir şey değildir. Ceza evlerinde işkence ve tecrit altında tutulmak, sokaklarda coplanmak, evde babamızdan, ağabeyimizden, okulda öğretmenimizden, iş arkadaşımızdan, eşimizden, dostumuzdan gördüğümüz ve biz kadınlara hakkımızmış gibi süreklilik içerisinde tekrarlanan uygulamadır şiddet. Eve kapatılarak toplumsallıktan, üretimden yani yaşamdan kopartılmamız, evde koca erkeğin mülkü olarak ve günümüzde ise tüm erkeklerin mülkü haline getirilmemiz, devletçi, iktidarcı sistemin sürdürülebilirliği açısından stratejik bir yaklaşımdır. Kadının köleleştirilmesi, sömürü nesnesi haline getirilmesi, sistematik şiddet olarak uygulanan baskı, tecavüz, zor uygulamaları yolu ile geliştirilmiştir. Aslında egemenlikli sistemin ve tarihin kendisini kurumsallaştırmak için kullandığı temel araçtır şiddet. Devlet ve iktidar kurumlarının kendilerini var kılmak, ayakta kalabilmek ve kendisini süreklileştirebilmek için şiddet kadın üzerinde sürekli sistematik bir biçimde üretilmek zorundadır. Olmazsa iktidarın, devletin, erk’in, erkeğin varlığı tehlike altında olacaktır.

Tarihsel olarak toplumsallaşmada ve toplumsallığın günümüze kadar bir süreklilik kazanmasında kadın temel belirleyici rol oynamaktadır. Bundan kaynaklı kadınla bütün toplumu sömürü ağı içerisine alabileceğinin farkındadır. Kadının gücünü, yaşamla bağını, özgür ve demokratik toplum anlayışıyla etrafında geliştirdiği toplumsallığı fark etmiştir. Bununla birlikte kadını muazzam oluşturduğu kölelik düzeninin içerisine çekerek ve tabi bunun için şiddet yöntemlerini çokça geliştirip kullanarak toplumu kadın şahsında bitirmeyi hedeflemiştir iktidarlar.

Tabi yukarıda da farklı yerlerde de örneklendirdiğimiz gibi şiddetin dışa vurma biçimleri farklıdır ve her biri diğerinden daha korkunçtur. Sözlü, psikolojik, fiziksel hatta öldürmeye kadar vardırılan şiddet içeren yaklaşımlar her an yaşanmaktadır günümüz dünyasında. Şiddet insanların ve diğer canlı varlıkların yaşam ve özgürlüklerini, hak ve hukuklarını ortadan kaldıran bir uygulamadır bu anlamda. Tabi bütün bunlar karşısında tarihsel olarak bir direniş geleneği de yaşanmıştır. En başta kadınlar olmak üzere toplumsal birçok farklı kesimler, kılan ve kabile tarzında yaşayan kesimler, aşiretler, farklı inanç mezhepleri ve gurupları ve halkların direnişleri gelişmiştir. Bütün bu kadını köleleştirme tarihinin yanında kadınların da halklarında ve farklı inanç guruplarının da kendi öz savunmalarını yaptığı bir direniş ve özgürlük tarihi vardır. Kadınların öncülüğünde gelişen bu direniş tarihi, ağır, yeri doldurulamayacak bedeller ödenerek verilmiştir.

Dünya kadın deneyimlerinden miras alınarak yaşatılan, sahiplenilen bir tarih var. Ve bugün bu miras sayesinde Kürdistan özgürlük tarihinin kadınlar ve analar öncülüğünde inşa edilmesine tanıklık etmekteyiz. Kendi olma bilincine varan Kürt kadını, büyük özgürlük mücadelesinde, onurlu insan olma savaşında bütün insanlığı, dostu düşmanı hayran bırakan bir tarzda direniş bayrağını en ön saflarda taşıyor. Analarımız, Kadınlar Kobanê’de, Cizir’de, Sur’da, Şirnex’de, Nisêbîn’de, Efrîn’de mücadeleye öncülük ettiler, ediyorlar. Beş bin yıldır eve kapatılmış, işi yemek yapmak, çocuk doğurup beslemek, erkeğe hizmet etmek, kölelik üretmek tarzında şekillenen kadın, özgürlük mücadelesi ve önderlik ideolojisiyle öldürülmüştür. Yerine siyaset yapan, politika geliştiren, güvenliği sağlayan, irade kazanmış, kendine güveni gelişmiş, yaşamın her anında ve her yerinde özgürlük kavgası veren, kendi olma bilinci yakalayan kadın kişiliği yaratılmıştır bugün. Bunun önünü artık hiçbir kişi, rejim, sistem alamaz. Her kesin, bütün dünyanın ilgisini çeken, hayranlığını uyandıran Kurdistan kadın direnişinin önünü kimse alamaz. Bir kere özgürlüğün tadını alan kadınları kimse durduramaz. Bu anlamda artık şu inancı çok derinden yaşıyorum, yaşadığımız dünyayı kadınlar değiştirecek ve yaşanılır bir yer olmasını sağlayacak.

Özellikle de 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nün arifesinde olduğumuz bu günlerde başta Mirabel kardeşler olmak üzere bütün mücadele eden kadın değerlerini saygı ve minnetle anmak da istiyorum bu vesile ile. Kadınlar olarak kendimizi şiddet yüklü sistemleşmiş eril, iktidarcı, şiddet üreten akıl karşısında özgürlük ve eşitlik mücadelesi içerisinde olmamız gerektiğini, her an her yerde mücadele gerekliliklerinin bilincinde olmamız gerektiğini vurgulamak istiyorum. Evrensel bir boyuta ulaşan kadına uygulanan şiddet, kadın şahsında tüm toplumu hedefler hale geldiğinden, sistemsel yürütüldüğünden bizler de bu kapsamda ayrıntılarıyla, kapsamıyla ve yine sistemsel boyutuyla değerlendirip kendimizi planlayarak, örgütleyerek hedeflerimizi belirleyebilmeyiz. Bugün YJA STAR, YPJ, YPS-JİN, HPJ, YJŞ dünya kadınlarını kapsayan, evrensellik boyutuna ulaşmış mücadelesiyle. Bu anlamda bütün kadınların güvenlik sorunlarından tutalım bütün yaşamsal alanlarda kadınların varlık güvenceleri olmuşlardır. Yani her an herhangi bir yerde kadınlara ulaşabilecek bir orduları vardır. Bu anlamda kadın mücadelesinin yaratmış olduğu değerler sahiplenilmeli, büyütülmeli ve her yerde yaşatılmalıdır. Biz kadınların güçlü yaşam ve mücadele gerekçelerinden biri de budur.